Köşe Yazarları

NORMAL ÜLKENİN ANORMALLERİ (ANTİAFOBİKLER)







Kara kara bulutlar Beşparmaklar’ın üzerinde toplandığında herkesi gizliden gizliye bir heyecan sarardı.




Kahvede oturanlar yağacak yağmurun saatini tespit üzerine bahse tutuşurlardı.
Öyle şimdiki gibi gelişmiş uydular ve teknolojik aletler yoktu elbette.
Google ya da Yahoo da icat edilmemişti henüz ki “saatlik hava durumunu ver” sorusuyla birlikte bütün raporlar önüne dökülsün.
Nesilden nesle, kulaktan kulağa aktarılan tecrübelerle insanlar tahmin yapmaya çalışırlardı.
Öyle şimdiki gibi meraktan değil, hayati önemdeydi yağmurun ne zaman yağacağı.
Çünkü nüfusun çoğunluğu köylerde yaşıyordu ve çalışan nüfusun ekseriyeti çiftçiydi.
İnsanlar toprağa ve dolayısı ile yağmura bağımlıydılar.
Hem de göbekten bir bağımlılık.
Bahse tutuşanlardan elbette kazananın sayısı biri ikiyi geçmezdi.
Onlar da yaşlı kuşaktan olurdu mutlaka.
“Güneşi önce görenler” doğayı da en iyi gözlemleme şansını elde ederlerdi.
Kara bulutlar Başparmaklar üzerinde toplandığında ve batıdan hafif bir rüzgar esmeye başladığında arkasından gümbür gümbür yağmur geleceğinin işaretiydi.
Mesarya’ya bereketli yağmurlar, batı yani Güzelyurt körfezi üzerinden gelir.
Bulutlar önce dağları kapsar, sonra ovaya çöker. Ve mutlaka çökmesi lazım ki bütün yağmur yükünü boşaltsın.
Her nedense, ikindi toplanan bulutlar, gece yağmura dönüşürlerdi ve bütün gece yağdıktan sonra dereler akmaya başlardı.
Köylünün bereketli dediği yağmurlar da işte bunlardı.
Bu bereketli yağmurların üzerine doğan güneşle birlikte büyük bir heyecan kaplardı ovayı.
Eline küreğini geçiren traktöre atlar ve doğruca ovanın yolunu tutardı.
Dereler akmaya başlamıştı ve şimdi akarlarla tarlalara su çevirme zamanıydı.
Mesarya’nın suya doymayan toprakları ancak birer küçük göle çevrildiğinde verimli ürünlere ev sahipliği yapardı.
Göleklenen tarlalar ya ağustosun ortasına kadar gönen tutacak ve karpuz-kavun besleyecek ya da dolgun başaklara dönüşecekti.
Ağaçlar için can suyundan daha faydalıydı bu gölekler çünkü uzun, kavurucu yaz sıcağına ancak dayanırlardı.
Ovadaki doğal yaşam ve hayvanlar için cennete açılan kapı gibiydi.
Göleklerde çekilen sular sonrası fışkıran yeşillik ilkbaharda yavrulayan hayvanlar için bulunmaz nimetti.
Doğa, böyle kendi dengesinde ve normalinde akıp giderdi bu topraklarda.
Gürleyen gökyüzünden boşalan yağmur sadece insanları değil bu toraklarda yaşayan tüm canlıları mutlu ederdi.



      ***

Nereye kadar biliyor musunuz?
Ne zaman ki köyleri terk ettik ve bulduğumuz her yere beton yığını apartmanlar dikip “şeherli” olduk.
Ne zaman ki akan derelerin yataklarını değiştirip üzerlerine okullar, iş yerleri yapmaya yeltendik.
Ne zaman ki akarları doldurup keyfimizce kullanmaya başladık.
İşte o zaman yağmurdan bile korkmaya başladık.
Yağmurdan.
O muazzam nimetten.
Normal bir ülkenin anormallerine dönüştük.
Hepimiz birer antiafobik olduk…









Başa dön tuşu