Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-35 Ömür boyu süren alışkanlıklar

Vali tepesinin karşısındaki tepeye kurulmuş olan İngiliz Okulu, geniş bir alana yayılmıştı. Esas binanın etrafında üç tane koğuş inşa edilmişti. Binanın doğusunda da oyun sahaları bulunuyordu. Ben esas binanın batısında bulunan “Alks” koğuşuna yerleştirilmiştim.
Koğuşta yaşam, biraz da askeri nizam içinde geçiyordu. Sabahleyin belli bir saatte zil çalınca herkes yataklarından çıkmak zorundaydı. Her birimiz dolabından sabununu, diş macununu, diş fırçasını ve havlusunu alıp banyo odasına yönelirdik. (Havluya o zamanlar “peşkir” diyorduk galiba.) Son sınıf öğrencilerinden oluşan bir “prefect” (mümessil, temsilci) grubu vardı. Onların gözetiminde dişlerimizi fırçalar ve sabunlu su ile yüzümüzü yıkardık. Kaytarmak olmazdı.
Giyindikten sonra ayakkabı boyasını ve fırçasını alır, avluya çıkar ve ayakkabılarımızı boyardık. Yapılması gereken bu işleri tamamladıktan sonra kahvaltı yapmak için zilin çalmasını beklerdik. Yemek salonunda kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri hep birlikte yenir ve belli bir saatte yemeğimizi bitirmek zorundaydık. Akşam yemeğinden sonra salon temizlenir ve çalışma odasına dönüştürülürdü. Bir veya iki saat kadar orada ödevlerimizi yapar ve yat zili çalınca herkes pijamalarını giyip yatağa girerdi.
Yanılmıyorsam saat 11 dolaylarında bir “prefect” gelir ve ışıkları söndürürdü. O andan itibaren konuşmak yasaktı. Arada bir ışıklar söndükten üç-beş dakika sonra ışıklar tekrar yanardı. Bu “kontrol var” demekti. Hepimiz yataktan çıkar ve yatağımızın yanında dururduk. Yurt sorumlusu öğretmenlerden biri gelip pijamalarımızın altında herhangi bir giyecek olup olmadığına bakardı. Pijamamızı yan taraftan çekip altına bakardı. Pijamaların altına veya üstüne bir şeyler giymek yasaktı.
Buna benzer bir kontrol sabahları da yapılırdı. Giyindikten sonra herkes kendi yatağını yapmak zorundaydı. Çarşaflar düzgün olmalı ve en üstteki kırmızı battaniyenin kenarları döşeğin altına yerleştirilmeli idi. Yastık yüzü ve battaniye jilet gibi olmalıydı. Aksi halde sorumlu öğretmen, yatağı alt üst eder ve onu yeniden yapmak zorundaydınız. O kadar da değil. Herkesin önünde ikaz edilerek utandırılırdınız. Tekrarı halinde cezalandırıldınız. Ceza çoğunlukla yurdun ve okulun etrafını temizlemek olurdu.
Yıllarca her gün bir işi yapmak insanda birtakım alışkanlıklar oluşturur. Sabahleyin kalktığım zaman dişlerim fırçalanmazsa rahat etmem. Yatağa pijamasız girmem. Üzerimde pijamadan başka giyecek olmamalı. Hatta kolumda saat, parmağımda yüzük de olmamalı. Aksi halde uyuyamam.
İngiliz Okulu yıllarından beridir ayakkabılarımı, mahkemelerin önünde oturan rahmetli Rauf dayıdan başkası boyamamıştır. Bu konuyla ilgili birkaç parlak anım vardır. İngiliz Okulu’na yerleştikten birkaç ay sonra bir hafta sonu arkadaşlar, bana anne ve babamın yurt önünde beni beklediklerini söylediler. Onları çok özlemiş olmama rağmen duyduklarıma inanamadım. Onlar için yurda gelmek hem olanaksız hem de masraflıydı. Dalga geçiyorlar sandım. Buraya gelmeleri mümkün değildi. Gene de gidip baktım. Gerçekten oradaydılar. Meğer annemin ısrarı üzerine bir taksi ayarlayıp beni görmeye gelmişler. Bu ilk ve son gelişleriydi.
Gelirken elbette sepetle birlikte geldiler. Sepetin içi yiyecekle dolduruldu, üstü de bir bezle örtülerek bir güzel sepete dikildi. Ayrılmadan önce annem bir ihtiyacım olup olmadığını sordu. Bir çift ayakkabı istediğimi söyledim. Annem ayakkabılarıma bakıp “Potinlerinde ne var? Bak, pırıl pırıl” dedi. Sağ ayağımı kaldırıp ayakkabının altını gösterdim. Altı delikti.
Söz sepetten açılmışken şunu da ekleyim: Hani bizi kontrol eden “prefect” grubu vardı ya. Onlar özgürdüler, istedikleri saat yatabilirlerdi. Koğuşta kalanların büyük bir çoğunluğu köylü çocuğuydu. Lefkoşalılar bisikletleriyle gelip giderlerdi. Köylerden arada bir sepet gönderilirdi. Bundan ilk haberdar olanlar da her nedense prefectler olurdu. O gece herkes uyuduktan sonra sepetli dolap açılır yiyeceklerin bir kısmı alınır ve mideye indirilirdi. Biz küçükler, yiyecekleri kimin çaldığını biliyorduk ama hiçbir şey söyleyemiyorduk. Biliyorduk ki bir şey söylersek kabak dönüp dolaşıp bizim başımızda patlayacaktı.
Yılbaşı tatilinde köye gittim. Bir gün harup ağacının altına oturmuş ayakkabılarımı boyuyordum. Beni gören babaannem çok kızdı. Kız kardeşime seslenerek şöyle dedi: “Günay, utanmıyor musun? Ağabeyin potinlerini boyuyor. Çabuk geç, potinlerini boya”. Gerek olmadığını söyledim. Nenem dondu kaldı.
Yurtta öğretmenler bize hem sözleriyle hem davranışlarıyla örnek olmaya çalışırlardı. Bakla ve böğrülce yemekleri sıkça kurtlu olurdu. Bir gün ağzıma ilk sokumu alırken tabakta bir kurt fark ettim. Öğretmenler yemeklerini bizimle birlikte yiyorlardı. Aynı yemekleri yiyorlardı, sadece masaları ayrıydı. Tabağı kaptığım gibi öğretmene götürdüm. Öğretmen sakin bir sesle “Haklısın” dedi, “bunun hesabını soracağım. Gel seninle yemekleri değiş tokuş edelim”. Kendininkini bana doğru itti, benimkini de elimden aldı önüne koydu. Kurdu bir kenara itti ve yemeği yedi. Bir daha şikâyet etmeğe yeltenmedim.
Her şeyi yemeği de orada öğrendim. Tatilde köye gidince annem ne pişirmesini istediğimi sordu. “Ne pişirirsen yerim” cevabını alınca kulaklarına inanamadı. Hayatımda bu nedenle aç kaldığımı veya yemek için sorun çıkardığımı anımsamıyorum.