Nizamiye yerinden dışarıya çıkıyor asker.
Bol güneşli bir duvar dibine yaslanmış, elinde bir kitap “Ana”yı okuyor,
güneşi parkasında biriktirirken.
Mevsim kış, aylardan zemheri, geceler zehir zemberek, ay ve yıldızlar donmuş sanki, ortalık sakin, Kirlizade Sokağı dibelik karanlık, bir tek yarasaların kalabalığı gecede, nizamiye nöbetinde öğrenci bir Mücahit nöbet beklemekte.
Askerin elinde bir tüfek, muhtemel Kırıkkale yapısı, dipçiği soğuk, nizamiye kulübesi dar bir kişilik, zaman her yerde aynı değil hele nöbette geçmek bilmiyor, üstelik hasret de birlikte nöbet tutar, matarada çay baharatlı, dumanı loş ışıkların tozlarına karışmakta, sokaklar ansızın bir kedi çığlığı ile çınlamakta.
Zemheri kışlaya düşmüş sarı taş duvarlarına soğuk soğuk vurmakta, askerin kafasında ayrılıkla yoğrulmuş bir düşünce: Üşüyorum sevgilim, tek sıcak şey sensin…
…
Mevsim kış, aylardan zemheri, şafak geç sökecek belli,
Ve kaç şafak geç söktü o yıllarda,
Nöbet tutarkana…
…
Mevsim kış, aylardan zemheri, yer kışla, görev nöbet, süresi üç saat.
Öğrenci askere anası atkı örmüş yünden sıcak tutmakta, ellerinde aynı şey yünden eldiven, ayaklarında aynı şey yünden çorap, lakin pek çare değil o saatlerde, bir de ayaz vurursa, dibelik nizamiye nöbetinde donup kalmak da var, belki o soğuklar ta Sibirya’dan uzanmakta fakat kim bunun farkında.
Karşıda Katherina Kilisesi tepesinde minare zıpkın gibi çakılı, hem kilise hem cami, Haydarpaşa yalnızlığını yaşamakta, sanki o da geceleyin nöbet tutmakta.
Bir zamanlar Hıristiyanlar ayin yaparlardı, sonra Müslümanlar namaz kıldı sırayla.
Her ikisinin dualar edip tövbeler ettiği, ayinler yapıp günahlar çıkardığı yer aynı, gök aynı, güneş aynı, yıldızlar ve ay aynı, gözleri gecede donmuş asker hangi gök, hangi güneş, hangi ay, hangi yıldızlar adına nöbet tutmakta…
…
Üşüyorum sevgilim tek sıcak şey sensin…
…
Kralların ve Kraliçelerin taç giydiği, prenseslerin, prenslerin ve asillerle şövalyelerin ayak izleri ile sesleri kaybolsa da Ayasofya’da, her bir taşı sanki gölgelerini yansıtmakta.
O gölgelerin gölgesinde ağarırken şafak, görkemli minarelerde çıplak sesi ile Hoca sabah namazını okumakta.
Cem Karaca’nın şarkısında söylenmekteydi,
Nöbette geceleyin ses geliyor dağlardan
Artık dönüşü yok düştüğün o yollardan
Yar beni o yar beni
İlle de yar o yar beni
Dağdan gelen ses değil
Mezara yar koyar beni
…
Şafak ağarırken tek tük seyyar satıcılar düşer yollara.
Genellikle ciğerci ile çörekçi bunlar.
Geçerken nöbet yerinden asker birkaç diş çörek, biraz çakıstes, birkaç parça delikli peynir almakta.
Şafak buz parçaları gibi dağılmış bulutların arasından ilk ışıklarını vuruyor Kışlaya.
Nizamiye yeri aydınlanıyor.
Nöbetin yarısı bitmiş, kim bilir şafak neyin habercisi.
Nizamiyenin karşısında santralın zili duyuluyor bir an.
Muhtemel durum kontrol edilmekte.
Bu zil sesi askerin aklından çıkmıyor hiç.
Ne bilinen telefon zillerine, ne de okul zillerine benziyor.
Kapatılmış bir kutudan çıkan mat bir zırıltı sesi bu.
Güneşin ilk ışıkları ağaçlara inince, birkaç serçe kıpırdanıyor yerinden kesik kesik ötüşlerinden belli.
Mutallip’in fırınından yükselen ekmek kokuları çevreye yayılıyor bir anda.
Sabahın en erkencileri onlar olmalı, ki kara fırınlarda işçilik yapmak zor zanaattır, giderek öldürür insanı…
…
Sabahın soğuğu hükmünü yitirmeye başlıyor.
Elleri ceplerinde birkaç işçi gelip geçmekte Haydarpaşa Sokağından.
Muhtemel Girne Kapısındaki işçi otobüslerine yetişip iş yerlerine gidecekler, ya da tek tük yapılan beton binalarda kürek sallayacaklar elleri nasırlı.
Haydarpaşa birkaç saat içinde canlanacak.
Bir zamanlar Rüştiye binası olan sarı taştan iki katlı bina o sıralarda Kolej, lakin kim bunları bilmekte, nice nesiller geçmiş aradan.
Diz üstü etekleri ile genç kızlar sabahın mahmur gözleri ile dolduracaklar Koleji,
O ince belli az çapkın kız da aralarında olacak,
Hani okula esmer, sinemalara sarışın giden kız.
Ve tekmil memur kısmı dikkatli bağlanmış kravatları ile bisikletleri ile görünecekler.
Kimisi şapkalı, deri eldivenli.
Şemsiyeleri ve çantaları bisikletlerinin arkalıklarına tutturulmuş vaziyette, potinleri boyalı.
Fakat vakit henüz erken.
Nizamiye yerinden dışarıya çıkıyor asker.
Bol güneşli bir duvar dibine yaslanmış, elinde bir kitap “Ana”yı okumakta güneşi parkasında biriktirirken.
…
Arasta ve Bandabuliya’da soğuk kepenklerin kilitleri tek tek açılmaya başlıyor.
O arasta ki, denildiğine göre ta Lüzinyanlardan beri orada durmakta.
Kahve ocakları tütmeye başlamış, çorbacı Eğribacak şafak sökmezden önce dükkanını kapamış.
Toptancılar, kasaba ve köylerden gelecek otobüsleri karşılamaya hazır.
Henüz birkaç otobüs gelip konaklamış Deveciler Hanına.
O sıralarda Mısırlızade Apartmanının sakinleri henüz en güzel uykularında…
…
Mevsim kış, aylardan zemheri, böyle kış görülmedi, insanın yüzünü ustura gibi kesmekte, matarada çayı da bitti askerin.
Zaten vakit ilerlemiş sokaklar yavaştan kalabalıklaşmış.
Üç saat 24 saat gibi nöbet yerinde.
Üstelik ver eline okula, yetiştirirse okul üniformalarını giyecek, olmazsa o halde gidecek sınıfına, ayazın soğuğunu ellerinde ovuşturarak.
İlk ders mantık, fakat ne mantığı var tüm bu olup bitenlerin, hangi gök, hangi güneş, hangi yıldızlar adına nöbet tutulmakta…
…
Nöbet biterkana aklında tutuyor düşüncesini hani çivi gibi zihnine saplanmış vaziyette:
Üşüyorum sevgilim, tek sıcak şey sensin…
































