Köşe Yazarları

Nihayet Rusya’yı da devreye soktular: (Bundan sonrası daha karmaşık hale gelir!)



erler ki  “abdala beyan olurmuş!”  Kaldı ki  “beyanlara”  falan da gerek yok! Eğer bir koca ömrü “içinde” geçirirseniz o sizin malınızdır! “İnsan malını bilmez mi?”
Nitekim geçen hafta New York’a gitmişken ban Ki -moon’la görüşüp “Kıbrıs’la ilgili planını” devreye sokmasını isteyen Davutoğlu ayrıca  Ban’dan Kıbrıs’la ilgili bir de  “uluslararası konferans  yapılması” önerisinde bulunduydu.  Dünkü yazımda bu haberi değerlendirirken sonrası gelişmeleri  bilmediğim halde  yazıma şöyle nokta koyduydum.  “…Genişletilmiş şekliyle hele Rum’un ne yapıp  edip Rusya’yı da içine katacağı bir uluslararası Kıbrıs Konferansı  Türkiye’nin bugünkü dış politikadaki zafiyeti göz önünde bulundurulduğunda,  iyilik değil maraz çıkartır!”
VE PUTİN DEVREDE: Yazımın mürekkebi bile kurumadıydı!  Sabah gazetelere baktım Putin devrede! Güney ya Davutoğlu’nun temaslarını yakından izliyordu veya  rastlantı sonucuydu!  Anastasiadis’in Moskova ziyaretinin üzerinden günler geçmesine karşın  açıklaması yapılmayan olay, Hükümet Sözcüsü Hristodulidis tarafından gecikmişliği ile özetle şöyle açıklandı:  “Anastasiadis Moskova ziyareti  sırasında Türkiye ile ilişkileri iyi olan  Putin’den Erdoğan’a mesajını iletmesini, müzakerelerin başlaması için arabuluculuk yapmasını istedi.  Hatta Türkiye’ye çözüm konusunda işbirliği ve iyi niyet  göstermesi halinde hidrokarbonlardan menfaat elde edeceği bir “win, win” formülü önerdiğini de  söyledi…”
Hristodulidis parmağının arkasına saklanmadan şunu da ekledi:  “Bu gelişme Rusya ile Kıbrıs sorunu bağlamındaki ilişkilerimizde yeni unsurdur.  Rusya’yı Türkiye için bir iletişim aracı olarak kullanıyoruz… TC Navtex’i iptal eder Rum MEB’ine saygılı davranırsa müzakereler hatta yarın bile başlayabilir.”
NE ANLADIK? Rum  tarafının siyasi çıkarları söz konusu olduğunda nasıl çalıştığını…  Rusya gibi güçleri nasıl yanına alıp  Türkiye’ye direktifler  verebilecek kadar siyasi ortamlar yarattığını…  Bir adım önde olduğunu iddia eden Türk dış politikasına karşın hemen mukabil adımı atıp öne geçtiğini…
YOKSA:  Davutoğlu   Rusya’nın da soruna müdahil olacağının bilincinde   mi bir “uluslararası konferans”  önerdiydi? Öyle bile olsa Rusya’nın olaya müdahil olması, Kıbrıs sorununun çözümünü kolaylaştırmaz.  Beterince çetrefil hale getirir!            

    **********  

   Döviz yakarken:  (Çarelerimizi tüketmeseydik ayakta kalabilirdik!) 
Haberlere göre doların ateşi öyle kolay sönmeyecekmiş!    Döviz karşısında değeri düşen TL’nin TC’deki olumsuz etkilerini tabi ki bilemeyiz.  Fakat orası yetmiş beş milyonluk Türkiye’dir!  Hazinesi darphanesi,  altını borsası, üretimi tüketimi, ihracatı ithalatı ile üstelik OECD ülkeleri içindedir… AB gümrük birliğindedir.. Bir dünya devleti olarak çıkış yolu da vardır, selamete varacağı yolları da açıktır!
YA KKTC NEDİR?  Türkiye’den gelen para ile ayakta durmaya çalışan bir muhtac’ı didedir! Neden?
Biliniyor.  “Çözümsüzlük”  nedeniyle tanınmamış devlettir!   Tanınmamış olduğu için kabuk çatlatmaya çalışsa da siyasi ve ekonomik yönden dünyaya kapalıdır! Dünyaya kapalı olduğu için kendini tanıyan tek devlet olan Türkiye’den gayrı  ekonomik ilişki kuracağı ülke yoktur! Dolayısıyla tüm ithalat ve ihracatını TC üzerinden gerçekleştirmektedir!  Nitekim tüm  ihracatının en büyük dilimini oluşturan     narenciye ve süt ürünlerini de  TC’ye yapılmaktadır,  ötesi laftır! Dolayısıyla KKTC ekonomisi  ithalata dayalıdır…  Bu da değeri sürekli artan döviz karşısında TL’nin erimesi dolayısıyla pahalılığın yeni pahalar yaratması demektir! Nitekim son açıklamalardan öğreniyoruz  2014’ün 11 aylık döneminde akaryakıt ürünleri dışındaki ithalatımız 1.3 milyar dolar iken, ihracatımız da 122 milyon dolarmış!  Pekala  çare?  
ÇARE VARDI GÖZÜNÜ ÇIKARDIK!    Yukarıda  (ekonomi diliyle değil, halk ağzıyla ortaya koyduğum durum)  mesela başlangıçlarda  “kader”  değildi!  Çünkü yıllar önce  Maliye Bakanı Salih  Coşar ilk kez eşelmobili uygulamaya sokarken işte bu  “çaresizliğe”  kendimize özgü siyasi yapımızla maliyemizi dikkate alarak “çare ürettiydi.”
Pahalılık  arttıkça her ay “hayat pahalılığı zammı”  da maaşlara ekleniyordu.
Sistem o kadar güzel çalışıyordu ki yeri göğü inleten sendikalardan bile tık çıkmıyordu!  Kısaca tekerlek dönüyordu…
Sonra ne oldu?  Eşelmobili önce üç ayda bire çıkardılar! Bir süre sonra da altı aya! Ardından bir yıla!    Ve geçtiğimiz günlerde  “ilga ettilerdi!”  Tam da döviz kurlarının KKTC’nin başına heyula gibi çöktüğüne denk geldiği günler!  (Tabii ekleyelim:  Sigortalılar da hayat pahalılığı karşısında sistemli olarak artırılan asgari ücret güvencesine sığınabiliyorlardı şimdilerde onun da canına okudular!)
PEKALA SORALIM:  Her bir şeylerin ya direkt döviz yahut karşılığı hesaplarında  TL ile alınıp satılan KKTC’de 2001’lerden beter olacağı müjdesini veren bu yeni döviz vurgununu bu halk nasıl atlatacak? 
Kaldı ki feryatlar çoktan  ayyuka çıkmaya  başladı! Konut alanlar, Bankalara döviz borcu olanlar,  harçlarını döviz olarak yatırıp evleri dövizle kiralayan üniversite öğrencileri,  araba satın alanlar,  ithal malları almak zorunda olanlar…  
Yani eskiden insanlar  “ceplerine girenle çıkanın hesaplarını yaparlardı,  artık sadece çıkan paranın hesabını yapacaklar!”  
SADEDE GELELİM.  Siyasi iktidarlar böylesi felaket günlerinin de olabileceğini düşünerek plan program yaparlar!  Son zamanlarda sadece “ulusal değerlerimizi”  kaybetmedik!  Dün de salındıydı haberleri:  “KKTC’de ne rekabet edebilirlik kaldı ne de “geleceklere yönelik mesela beş yıllık plan programlar.” Ha sahi unutmayın: Şu anda dolar karşısında yüzde 15 değer kaybına uğrayan TL ile yaşıyoruz!    Mucize olmalı!            *********
Kısaca takıldığım: (Cumhurbaşkanlığı seçimlerini çok abartmadık mı?)

Her ne kadar geçmişte de seçim kampanyaları heyecanlı geçerdi ama sahada her zaman rahmetlik Denktaş olurdu!  Denktaş’ın olduğu yerde ise  “Kıbrıs siyasi  sorunu”  kaçınılmaz süreci gereği kampanyanın odağı olurdu… Nitekim Denktaş Cumhurbaşkanı olurken de Kıbrıs siyasi sorunu  ile sarmalanmıştı,  giderken de…
Fakat siyasi sorununun öne çıkmasına karşılık seçimlerin bir tuhaf yanı da vardı:  Seçmen sandığa oyunu atarken   siyasi sorunun mesela Denktaş yahut “iks” aday tarafından  çözüme ulaştırılacağını  çok da dikkate   almazdı! Yine  UBP CTP ağırlıklı iki siyasi parti yarışı vardı ve   seçmen Cumhurbaşkanlığı adaylarını “partilerinin itibar ve büyüklüklerini”  ispat için oylarlardı! 
Çünkü o iki parti adayları aynı  zamanda partilerinin de liderleriydiler. Denktaş yıllarca UBP’nin lideri olarak seçim kazandıydı. Talat’ı da Cumhurbaşkanlığı’na taşıyan  aynı  “liderlik fonksiyonuydu.”
DEMEK İSTEDİĞİMİZ ŞUDUR:  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde vaatlerle siyasi görüşler ne denli çarpıcı olurlarsa olsunlar  sonucu iki siyasi partinin CTP ile UBP’nin   oy potansiyelleri ile çalışmaları tayin edecektir.


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı