Siyasi sorunla ilgili özeleştirimizi samimiyetle yapmamız gerekir. Yapmadığımız sürece Rum tarafı, “bünyemizde” bıraktığımız bu büyük boşluğu her zaman kendi “politik argümanları” ile dolduracaktır! Üstelik Türk tarafını da kendi siyasi çıkarları için kullanacaktır! Nitekim eğer tüm muzırlık ve kaytarmalarına karşın Güney’in hâlâ eli güçlü ise o gücünün bir kısmını da Türk tarafı bahşetmektedir!
MÜZMİN SORUNU AÇALIM: Kıbrıs siyasi sorunu “liderlerimizi” yaratırken, liderlerimiz de Kıbrıs siyasi sorunu ile toplum önüne geçtilerdi! Mesela rahmetlik Dr. Küçük’ü hala Türk halkının ilk “ulusal toplum lideri” olarak anarız! Rahmetlik Denktaş’ı da “dava adamımız,” “Kıbrıs Türk halkının avukatı” olarak biliriz. Bu liderlerimizin etraflarında kümelenen siyasilerimizle Türk halkı bünyesinde “liderlik dönemleri” yarattıydık. Koşullar öyle gerektiriyordu, öyle olduydu! Ankara’nın her zaman Kıbrıs’ta ilişki kuracağı bir “muhataba” ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacı Kıbrıs Türk halkı kendi bünyesindeki liderlerini kendi iradesi ile seçip destekleyerek yarattıydı… Doktor da öyleydi, Denktaş da… Hatta halefleri durumundaki Eroğlu ile Talat da öyleydi…
NE VAR Kİ ARTIK “LİDERLİK SÜREÇLERİNE” GEREK YOKTUR! Toplum oluştan devlet oluşa, “Liderlikler” dönemlerinden çok partili demokratik sistemlere geçtik! Geçmişte “liderlerin” iki dudağı arasından çıkan kararlara karşın şimdi Meclis kararları geçerlidir!
FAKAT: Kıbrıs siyasi sorununda Dr. Küçük’ten başlayarak Denktaş’a, oradan Eroğlu ile Talat’a kadar varan “tek müzakereci” dolayısıyla “Ankara ile ilişki kuran tek siyasetçi” dolayısıyla “tek adam” dolayısı ile “tek karar mercii” oluş geleneğini hiç değiştiremedik!
Değiştiremediğimiz için de anlatıp lafazanlık yapmaya gerek yoktur, Kıbrıs siyasi sorununu ne zaman masaya koysalar her zaman “halk bir yana, “Cumhurbaşkanı” etiketli görüşmeci öte yana düştüler!
Ne siyasi partilerle uzlaşabildiler ne sendikalarla! Ne STÖ’leri ile anlaşabildiler ne siyasi irade hakkındaki seçmenle!
BU NEDENLE DE: Ne zaman masaya otursalar elleri hep güçsüz oldu! Nitekim hatırlarız: Vakti zamanında Denktaş New York’ta falan yahut filan BM’ler Genel Sekreteriyle Kıbrıs sorununu görüşecek olsa zaman zaman önüne, “sen burada Türk halkının lideri olarak bulunuyorsun ama bak seni lider olarak kabul etmeyen, siyasi tutumunu eleştiren azımsanmayacak oranda kesimler de vardır” diyerek, önüne ya aleyhindeki yayınları içeren gazeteleri koyarlardı yahut anti mesajlı raporları! Denktaş bundan çok yakınır “beni arkadan hançerliyorlar” derdi!
O ZAMAN VE HANÇERLENMEMEK İÇİN: Gelin Kıbrıs siyasi sorununun müzakerelerini de stratejisini de Cumhurbaşkanlarının “tekeli” olmaktan kurtarın! Ha, denecek ki “fakat müzakereci durumundaki Cumhurbaşkanları sık sık Meclisi bilgilendirmekte gidişatla ilgili açıklamalar yapmaktadırlar. Yani müzakereler halktan kaçırtılarak gizliliğe sokulmamaktadır!”
Fakat yine de Ankara ile sürdürülen tek “görüş, tek irade, tek ses” oluştan kısaca tekel oluştan kurtulamamaktadır!
RUMLARA BAKMAYA BİLE GEREK YOKTUR. Biz onlardan tabi ki daha demokrat değiliz. Fakat siyasi sorun söz konusu olduğunda onlar kadar da bağnaz değiliz! Buna karşın bu bağnaz Rum liderliği “ulusal Konsey” kararları ile bağlanmaktadır! Öyle “ben yaptım oldu” yok!
NEDEN KKTC’DE DE BİR “ULUSAL KONSEY” KURULMASIN. Yahut Cumhurbaşkanı başkanlığında Tüm parti liderlerinin, sendika temsilcilerinin, STÖ’lerinden seçilmiş temsilcilerinin katılacağı bir “Seçim Komitesi” oluşturulmasın? Müzakere masasındaki stratejiler bu “seçim komitesi” tarafından saptanıp toplumsal uzlaşıda kararlar alınmasın?
MARUZARIMIZIN HEPSİ BU KADAR! Ki bunları Rahmetlik Denktaş döneminden beridir bizzat Denktaş’a da zaman zaman “neden bir ulusal konsey oluşturmuyorsunuz” sorularıma aradığım cevaplarla çok seslendirdim… Hâlâ “yanlışta” ısrar ediliyor! Öyle de olunca işte görüyorsunuz bir Rum propagandası ile gücü de “içimizde” oluşuyor! Oluşur tabi! Sen “politik çıkarların” uğruna eğer siyasi iradeyi halktan kopuk sürdürürsen o halk da “kendi iradesinin” sahipliğine soyunur ve tabi içine Çözüm için Rum’u da katar! Rum da bu fırsatı tepe tepe kullanır! Böyle bir siyasi davayı veya sorunu da ki aslanın ağzındadır.. Çekip kurtarmak mümkün olmaz!
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (İŞTE MALİYEMİZ, İŞTE DEVLETİMİZ, DOLAYISIYLA İŞTE VARLIĞIMIZ!)
Eskiden iki kişi ağız dalaşına girdi miydi sonlandırma taraflardan birinin, “herkes maliyesi kadar konuşsun” lafı ile hitama ererdi! O “maliye” tabi ki verilen vergiydi! Söz sahipleri de verdiği vergisi oranında konuşma hakkına sahip olurdu! Şimdi böylesi lafı kimseler sarf etmez çünkü artık herkesler “vermedikleri vergileri” oranında söz sahibidirler!
YENİ YIL GELİYOR! Aynı zamanda mali yıl demektir. Yine raporlar çıkacak adına telaffuzu afili olduğu için “makro ve mikro” denilen planlar yapılacak, ucuna da “varsayılır” kelimesinden “gelirler” eklenerek KKTC Bütçesi TC’nin pompaladığı para ile bir kez daha kabul görüp uygulamaya hak kazanacak! Şimdi 2014’e bu cümleden bakalım:
2014 YILI İYİ GİTMEDİ: Her ne kadar Kıbrıs gibisi siyasi yönden netameli bir adada “iyilik ve sağlık” yahut çetelesini tutup “iyiydi kötüydü” gibi değerlendirmeler yapmak abese iştigal da olsa, insan sadece hayal görmez, “umut da eder!” İyiliği de sağlığı da!
Oysa 2014’ü evvel emirde kuraklık vurdu! Acısı pey der pey çıkıyor. Çiftçi hayvancı eğer ayaktaysa bir nedeni de kuraklığa dayanıklı olmasındandır çünkü Kıbrıslının genlerinde vardır bu kuraklığa dayanıklılık! Ne var ki bu yıl o kuraklık fena vurdu! Sadece tahılı değil, sebze meyve üretimini de etkiledi… Neyse ki geçen Ağustos ayından beridir TC’den akacak su haberleri ile en azından milletin umutları diri tutuldu.
KIBRIS TÜRK HALKI BORÇLA YAŞAMAYA ALIŞTI: İspatı mazbata ve kredi kartları borçlarında ayazlanıyor! Ki o mazbata sorunu çözümlenirken, “bir kez daha kazanan taraf borçlananlar oldu!” Ve ispat edildi ki KKTC’de “borç yiğidin kamçısıdır!” Eee, o zaman borçlulara takılan “alacaklılar” için vaziyetlerin izahı nedir? “Demek öyle ha” deyip “kayıplarla zararları kaçırdığı vergi ile kapatmak!”
Kredi kartlarının hatırı kalmasın! Borç miktarı 340 milyon TL’ye varmış! Ona da kredi kartları ile ilgili alınan yeni tedbirlerle çare bulunulmaya çalışıldı ama nafile! Öte yandan bu finansal krizler baş ağrıtırken, Maliye Bakanı da demez miydi? “Hedefimiz cari bütçeyi yerel gelirle karşılamaktır!” İşte o yerel gelirlerin bir kısmını yukarıda ayazlattık, gerisini siz tamamlayın!
ÇÜNKÜ: Mungan bu hedefi açıklarken bir yandan da “Mali Düzenleme ve Kamu Alacaklarının Tahsiline İlişkin Yasa Gücünde Kararname” ile 1 Ocak 2007 ile 31 Aralık 2013 dönemi için geçerli olacak şekilde Devlet alacaklarından vaz geçiyordu! Gelin de 2014’ün maliyesi ile cari giderlerin gelirle karşılanacağına inanın!
ÇOK YAZDIKTI: Maliyemiz “konuşurken” işçilerimizle çalışanlarımız da “düşük ücret fazla mesai” ile rekorlar kırıyorlardı! Öte yandan deniyordu ki “tarlada bahçede çalışıp hayvanının peşinde koşanlar da ek iş olarak kamu görevlisi oluyorlar! Allah Allah! Zannediyorduk ki insanlar “kamu görevlisi” oldukları halde “köylünün, hayvancının, balıkçının, bakkalın, zanaatkârın çalışma alanlarına burunları sokuyorlar, zaten piyasa dar bir de onlar paya ortak olup piyasanın payını iyicene küçültüyorlardı! Meğer olay tersmiş! Adamlar devlet çalışanlarının alanları ile paylarına ortak oluyor, hazinenin canına okuyorlarmış!
TABİİ HİÇ SÖYLEMEYE GEREK YOK: İnternete girip baktık başımız döndü. Pöö! Bu memlekette her ay devletin hazinesinden maaş çekenler sayısı mesela sadece haziran ayı verilerine göre 39 bin 851 kişi imiş. Bu insanlara 145 milyon 760 bin 201 TL ödeme yapılmış!
Öte yandan Haziran ayında Devletin ödemek yükümlülüğü içindeki tüm ödemelerinin tutarı ise 145 milyar, 760 milyon, 201 bin 70 TL.
UZATMAYA GEREK VAR MI? Mali yönden durum vaziyetlerimiz iyi değil. Ne var ki biz Suriye’den TC’ye sığınan göçmenler de değiliz. Nitekim kırk yıldır vizileyip duruyoruz ama vallahi yıkılmadık ayaktayız!
































