Her ne kadar şen şakrak değilseydik de isterseniz önce “maziye” bakalım. Mesela Talat-Papadopulos, ardından Talat-Hristofyas müzakerelerini hatırlayalım. Neydi masa başında Talat’ın savunduğu? “İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı bir federal sistemdi” değil mi?
Sonra Eroğlu oturduydu o masaya. Neydi savunduğu Türk tezi? “İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı bir federal sistemdi” değil mi?
Ardından görevi Akıncı yüklendi. Nedir şu anda masada savunduğu? İsterseniz Barış Harekâtı dolayısıyla yaptığı konuşmasında açıkladığınca bizzat kendi ağzından dinleyelim: “…Amacımız iki kesimli, iki toplumlu, siyasal eşitlik ve güvenlik içinde federal bir çözüme ulaşmaktır…”
ŞİMDİ BİR DAHA HATIRLAYALIM: UBP’nin, CTP’nin, DP’nin de ortak çözüm politikası olarak öne çıkan bu iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitlik içeren federal çözüm ayan beyan ortalarda iken: Neden “Kıbrıs Türk halkının ulusal çözüm ilkesi oluşamadı?
Neden tüm Cumhurbaşkanları aynı tezi savunmalarına karşın, birbirlerinden farklı görünmek uğruna “çözüm isteyen ve istemeyen taraflar” olarak birbirlerini suçladı?
Neden müzakere masasında “iki bölgelilik iki kesimlilik ve siyasi eşitlik” savunulurken seçim kampanyalarında bu ilksel tutuma karşın adaylar halkı kamplara ayırmak pahasına birbirlerini kıyasıya eleştirip “çözüm isteyen ve istemeyenler” sınıfı yarattı!
Neden Cumhurbaşkanları adayları siyasi sorunu halkın ayrılık gayrılığı haline sokarak “çirkin” diyeceğimiz politik çıkarları yeğledi?
Neden aslında birbirlerinden farkları yokken “farklı” görünmek politikalarında Kıbrıs Türk halkının kaderi sayılacak “çözüm süreci” ile oynadılar?
Neden Ankara ile ilişkilerini, ortak kararlarını her devrede hemen hepsi de halktan kaçırtarak sanki “çok bağımsızmışlar” imajı vermeye çalıştılar?
Neden sivil toplum örgütü kamuflajına sarılan ve abuk sabuk kişisel ideolojik kafa yapıları ile siyasi soruna burunları sokup masadaki Türk müzakerecilerin ellerini zayıflatan bazı kesimleri de kullanarak, “TC ve Kıbrıs Türk halkı ile ikili oynadılar?” Neden?
**********
Kurumları yerli yerine oturtma zamanı (Kooperatifçiliğe yeniden sarılmak…)
Galiba KKTC dünyanın en komünist ülkelerinden biridir. Hangi taşı kaldırsanız altından “devlet” çıkar. Bir iki kurumundan öte “devletin” emrinde ve idaresinde olmayanı yoktur.
Asıl olay ise bu “antikalaşmış” ve “komünist rejimleri” hatırlatan kurumların da kesinlikle kendilerini “devletin himmet ve güvencesinde” tutmaya çalışmalarıdır! Nitekim ne zaman her hangi bir Kurumun özelleştirilmesi gündeme gelecek olsa muhalif siyasi partilerden önce Kurumlar ayağa kalkarlar! Nedeni basittir:
1974’ten sonra “devlet” olmadığımız halde büyük başarı olması gereken bir beceri ile devletin tüm “organlarını” Anayasa ve Meclis ile birlikte bir yönetim erki olarak yarattık. Geçen süre içinde de mesleki kesimler olarak yediden yetmişe yığınla “birlikler” kurduk… Sonra hepsini de devletin koltukları altına sokup himayesine sığındık! Ve aynen “kamu görevlileri” gibi sürekli devletten himmet bekleyen ikinci bir “memurlar sınıfı” daha yarattık! Şöyle ki:
Üretir üretmez peşin destek paralarından tazminatlara kadar devletten rutin olarak ödenmeye…
Satar satmaz üretilen ne varsa devlet tarafından bir tamam parasal bedelini peşin almaya…
Kaliteli kalitesiz de olsalar üretilenleri bir tamam elden çıkarmaya…
İhraç edilir edilmez tırnağına kadar devlet güvencesine sokulmasına…
KISACA “devlet” KKTC çiftliğinin “ağa babası” olurken öteki tüm ekonomik sektörler de “ağanın çalışanları” durumuna getirildi!
Gelip giden hükümetlerle bu sürdürülemez durumlarda biraz iyileştirmeler de olsa bugüne kadar “alan da memnundu veren de!” Politikacı bu çarpık süreçten nemalanıyor, mesleki kesimleri elinde tutmak için popülizmin dik alâsını yapıyordu!
DURUM BU OLDUĞUNDA: Ne siyasi iktidarlar ne de onlarla açıktan çıkar ittifakına yatmış “kurumsal sektörler” tırnak kadar çaba göstermeden, gelişmeden, teknolojik yeterliliğe ulaşmadan devlet ne verdiyse onunla yetindiler!
Mesela çiftçiler bir “baş kaldırdılardı” sanırsınız Osmanlı ikinci kez Lefkoşa seferine çıkmış! Üstelik “halk” oldukları halde Lefkoşa halkının hakkına tecavüz ederek! “Ben kazanamıyorsam halk da kaybetsin bencilliği! Bu ancak KKTC olur!
Oysa aynı bilinci ve eforu, o büyük “birliktelikte”, “kooperatifleşme” yollarında kullansalar, devletin değil, kendi işlerinin efendi ve patronları olsalar hem daha çok kazanacaklar hem de hak arıyoruz derken Lefkoşalıyı canından bezdirmeyecekler…
YENİ HÜKÜMET: Kurumlara ve “kurumlaşmalara” özellikle devletin kamburuna çökmüş sektörlere nasıl bir reformist anlayışla yaklaşacağını henüz bilmiyoruz. Hele hükümet programını görelim diyeceğiz de artık devleti “düzenleyici, denetleyici ve yol gösterici” işlevine çekerken, kamburundaki “sektörlerden” de kurtulmalıdır diye düşünüyoruz.
**********
Kısaca takıldıklarım: (Uyuşturucu belası ve İngiliz’in füzeleri)
UYUŞTURUCU BELASI: Geçtiğimiz hafta bir babanın feryadı ayyuka yükseliyordu. İddiası şuydu: Piyasaya yeni sürecekleri bir uyuşturucuyu içici durumundaki oğlunda denemişler (herhalde dozunu ayarlayamamışlar) gencin ölümüne neden olmuşlar… Bu tip olaylar “korkunç” kelimesi ile ifade edilirler! KKTC gençliği işte bu korkunç bataklığın içine düşürüldü. O kadar ki Merkezi Cezaevi’ne uyuşturucu sokuluyor, görevliler maalesef önleyemiyoruz diyor! Korkunç!
İNGİLİZ’İN FÜZELERİ: Geçtiğimiz hafta bir Tornado savaş uçağı iniş yaparken iki füzesini piste düşürdü. Ve Rum tarafı felâketin eşiğinden dönüldü derken özellikle AKEL İngiliz üslerinin kaldırılması için başlattığı kampanyaya tüm kesimlerden destek istedi… Olumlu bir tepki. Ancak aynı tepkinin Güney’in sürekli silahlanması ile mesela Rum Yönetimi tarafından Rusya’ya üs verilmesine de gösterilmeliydi! Çünkü silahın, üssün, askerin, füzelerin, tankların milleti yoktur! Hepsi de “insanlık felaketidir!”
KEMAL DÜRÜST’Ü BEKLEYEN SORUN. Uyuşturucu ortaokullara kadar bir kara bela gibi düştü! Bu vakıa sadece toplumsal çöküşün ispatı değildir. İllegal örgütlerin memleketi nasıl kullandıklarının da ispatıdır. Eğitimin gitgide kalite yitirmesinin yarattığı boşluğu uyuşturucu dolduruyor! Eğitim öğrenim gidiyor yerine uyuşturucu geliyor. Bu nedenle Dürüst’ü büyük bir mücadele bekliyor…
































