Radyo Havadis’te her Pazartesi “Gün Ortası” programında Başaran Düzgün ve Hüseyin Ekmekçi ile gündemi değerlendirmeye, kendi yorumlarımızla anlatmaya çalışıyoruz…
Dün yine aynı ekip, son günlerde gündem olan Eğitim Bakanlığı ile öğretmenlerin, daha doğrusu sendikanın karşılıklı suçlamalarını değerlendirmeye çalıştık. Tabii ki, söylediklerimize destek verenler kadar, farklı düşünenlerin de olmasına saygı duyuyorum. Demokrasi dediğimiz şey, herkesin fikirlerini, kimseye hakaret etmeden, özgürce söyleyebileceği bir sistemdir. Benim doğrularımın, bazılarının yanlışı olmasından daha doğal birşey olamaz. İnansak da, inanmasak da fikirlere saygı, herkesin özgürce kendi inandıklarını söylemesi bir zenginliktir…
Programda söylediklerimize destek verenler kadar, eleştirenlere de aynı saygıyı duyarım.
Ancak, Şehit Ertuğrul İlkokulu’nda “sivil itaatsizlik” yapan öğretmenleri savunmamamızdan yola çıkarak, sanki de tüm öğretmenelere karşı bir yıpratma kampanyası başlatmışız gibi bir algı yaratmaya çalışmak da, en hafif tabiriyle, abesle iştigaldir…
Yanlış olduğuna inandığınız bir konuyu konuştuğunuz veya yorumladığınız zaman hemen “birilerini adamı” olmakla suçlanmanız için yeterli bir sebep oluyor. Vay efendim, “sen ne demek istiyorsun, vicdansız, öğretmen siyaset yapmasın mı, vay ben senin gibi gazetecinin….” gibi konuyu tamamen farklı bir mecraya çekmeye çalışan yorumlarla karşılaşıyorsunuz…
Gazetecilik veya bir başka meslek dalı kimsenin tekelinde değildir. Öğretmen gazetecilik yapamaz, siyaseti eleştiremez diye bir kural yok. Zaten söyle bir etrafınıza baksanız, hergün gazetelerde her meslekten yazı yazan isimleri görebilirsiniz…
Ancak bir gerçek var ki, öğretmen toplumdan ayrı değildir. Benim babam da öğretmendi, köy köy ben de gezdim. Ama bugünle kıyas yapınca üzülüyor ve öfkeleniyorum. O zamanın öğretmeni ile, bugünün öğretmeni arsında dağlar kadar fark var…
Ama birşeyin altını kalın bir çizgiyle çizmek istiyorum. Bu yazdıklarımla özveri ile çalışan, tek dertleri geleceğe donanımlı bireyler yetiştirmek olan ve gerçekten zor şartlarda çalışıp çabalayan öğretmenleri ayrı tutuyorum. Kimse çıkıp da bu söylediklerimi sanki bütün öğretmen kitlesine mal ettiğimi söylemesin. Onların kimler olduğunu herkes biliyor… Ha, sendikalar siyaset yapacak tabii ki, ülkede yanlış giden olaylarla ilgili fikrini de söyleyecek, mücadelesini de verecek. Ancak, kimse çocukları kullanarak dayatma yapmasın…
Hayatım boyunca çocuklara ilk gün yaşatılan o travmayı unutmayacağım…
Şehit Ertuğrul İlkokulunda okulların açıldığı ilk gün, bazı öğretmenlerin okul müdürü ile, geçen yıldan kalan bir “hesabı görmek” için, Yasa’da olmayan bir eylem türüne başvurmalarına karşı toplumda oluşan bir tepki var. Evet, yasa’da olmayan bir eylem bu. Öğretmenin eylem hakkı var. Ama onun da yöntemi var. Sendikalıdır, grev yapar, eylem yapar. Sivil itaatsizlik yapamaz.
Bakan Dürüst, böyle bir eylem için disiplin soruşturması başlatma yetkisi vardı. Bunu yapmadı, orta yol bulmaya çalıştı. Bakan’ın bu konuda söylediklerini “öğretmenleri aşağılıyor, öğretmenin gururu ile oynuyor” diye değerlendiren sendika aslında, kendine bakmalıdır. Siyasetin içine balıklama dalarak, bizzat kendileri öğretmenin onurunu, gururunu zedeliyor…
Ya basına yönelik tavırları? “Ahlaksızlık” basmaları, “Bir yerlerinden uyduruyorlar” sözleri öğretmenin onuruna, gururuna yakıştı mı?
Kusura bakmasınlar ama, ülkeyi veya Milli Eğitimi sendikalar mı yönetiyor..? O zaman siyasi erk ne işe yarar söyler misiniz..?
Maalesef statükoyu koruyan sendikalar var. Ve üzülerek söylüyorum ki, özellikle son yıllarda sendikacıların inandırıcılığı kalmadı. 30 Yıldır koltukta oturan siyasetçiyi eleştiren, 30 yıllık Sendikacılar var…
“Ben merkezli” bir sistemin ülkeyi nerelere getirdiğini yıllardır yaşayarak gördük… Ve yine gördük ki, bu sistemden şikayet edenlerin arasında, yine o sistemden nemalananlar var…
Sonuç olarak, bu sadece öğretmenlerin veya bakanlığı sorunu değil, tüm toplumun sorunudur. Birbirimizi suçlayarak, hakarete varan karşılıklı söylemlerle çözülecek bir sorun değildir. Tarafların aklı selim ve diyalogla çözebilecekleri bir sorunu tırmandırmanın, hesaplaşma haline getirmenin kime yararı var?
Hep diyoruz ya, “biz adam olmayız” diye. Ne zaman ki farklı söylemlere tahammül etme, söylenenleri hazmetme olgunluğuna erişir, fikirleri fikirle çürütmeye başlarız, işte o zaman “adam oluruz” belki…
YERİN KULAĞI VAR
GÜÇ ELLERİNDEN ALINDI:
Son günlerde UBP’den “toplu istifa” haberlerini okuyoruz gazetelerde. Niye peki, çünkü yeni tüzükle “delege kılıcı” ellerinden alındı. Bundan böyle “ben delegeyim, ya işimi yaparsın, ya da kurultayda hesaplaşırız” tehditleri artık sökmeyecek. Ama alışmışlar, bin kusur delege resmen ülkenin yönetimini ellerinde tutuyordu. İşleri olduğu sürece de, koltukta oturanların becerisi, işbilirliliği onlar için hiç önemli olmadı. Şimdi bu güç ellerinden alındı ya, orada durmalarına da gerek kalmadı…
KIŞA HAZIR DEĞİLİZ:
Hafta sonu ülkede etkili olan yağışlar gösterdi ki, birçok belediye ne yazık ki kışa hazır değil. Geçmiş yıllardaki o bildik görüntüleri yaşamamız için bir iki saatlik yağmur, yetti de arttı bile. Korkarım bu yıl da sel felaketi haberleri yapmaya devam edeceğiz. Yani bu kış da hayatımız, kuvvetli yağmur yağmaması için dua etmekle geçecek…
NE BİTMEZ ARIZAYMIŞ:
Yazmayayım diyorum ama, yaşadıklarımız o kadar kötü ki, insan yazmadan duramıyor. Hafta sonu yağmurla birlikte yine ülke yine saatlerce elektriksiz kaldı. Kıb-Tek’in açıklamasına göre kesintinin nedeni arıza. İyi de kardeşim, ne bitmez tükenmez arızaymış bu. Üstelik de ya hava çok sıcak olduğunda veya yağmur yağdığında oluyor bu arızalar. Ben yine o 5’er saat süren bakım ve onarımların ne işe yaradığına takmış durumdayım…
KIVIRDI MI, KIVIRMADI MI:
Daha düne kadar Çipras’ı yere göğe sığdıramayanlar, seçim sonrası kendileri kazanmış gibi sevinenler, bugünlerde Çipras’ın seçim öncesi vaatleri ile, “siyaseten kıvırıp kıvırmadığını” tartışıyorlar. Doğru yaptı diyenler kadar, Çipras’ı “siyasi döneklikle” suçlayanlar da var. Nasıl bir toplum olduk biz. Kendi içimizi düzeltmek için bu kadar kafa yorsaydık, inanın bu ülke çok başka olurdu…
BU YUNAN HALKI DA BİR HOŞ:
Ocak ayında yapılan seçimlerde, finansörlerin dayatmalarına kafa tuttuğu için oyların yüzde 36,6’sını almıştı. Evdeki hesap, çarşıya uymadı. Döndü, AB ve IMF’nin kemer sıkma şartlarını kabul etti, “AB kurallarıyla kurtuluş” dedi, yine yüzde 35,6 ile birinci parti oldu. Ben Yunan halkının ne istediğini bir türlü anlayamadım…
“BIRAKIN TÜRKİYE’DE KALSINLAR”:
Avrupa Birliği Suriyeli göçmen sorununa çareyi Türkiye’ye yardım yapmakta bulmuş. Genişlemeden Sorumlu Komiser Hahn, En az bir milyar euro’luk yardım talebinde bulunacağını söylemiş. Baktılar gördüler, göçün arkası kesilmiyor. Geride 12 milyon daha var. Buldukları çare, “Türkiye sınırları içinde kalsınlar, Türkiye uğraşsın”. Suriye olayı, AB’nin yıllar yılı yaymaya çalıştığı “mülteci hakları”, “insan hakları” gibi bir çok değerinin gerçekte hiç bir anlamı olmadığını gösterdi. Hani bir de herkese bu konularda ahkam keselerdi… Başları sıkıştığında, ne değer kaldı, ne kural…
ZİRVEDEKİLER
Personel Dairesi: Daire asli görevini yapmış nihayet. Mesaiye uymayanın, maaşının kesileceğini açıklamış. Bunca yıldır, ‘aman kötü grünmeyelim’ diyerek, Daire pasifize edildi, görev yaptırılmadı. Memur da kafasına göre takılır oldu. Korkmayacaksın, Yasa ne diyorsa, gereğini yapacaksın. Hem mazeretsiz işe gitmeyene, hem de amirine. Aman aman, şimdi de Personel Dairesi ve bağlı olduğu Başbakan sendikaların hakaretine uğrayacak… Ahlaksızlık basacaklar, “onurumuzla oynadınız” diyecekler, hatta mahkemeye gidecekler. Bakın görürsünüz. Yine de umarım denetimler lafta kalmaz…
DİPTEKİLER
Aman Allahım: Sokaklarda kalaşnikof…. Tam 56 mermi… Nereden girmiş, ülkede nasıl dolaşmış, bu nasıl bir cesaret, bu cesareti nereden bulmuşlar. Oteldeki müşterileri düşündünüz mü hiç? “Biz neredeyiz, burası neresi” demişlerdir. Gittikleri yerde de anlatacakları kesin. Çevremiz pisti, bakımsızdı, yollarımız berbattı ama turist kendini güvende hissediyor, onun için tercih ediyordu. Ya bundan sonra? Bizim bile güvenliğimiz kalmadı ki, turistinki kalsın…
































