Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

NASIL GEÇTİ HABERSİZ AH O 1.5 AY

Beklentimiz basit, talebimiz de netti. Tartışmaya mahal vermeyecek  şekilde şeffaf ve kaygıları perçinlemeyecek şekilde net; tek ağızdan sık ve soru işareti bırakmayacak nitelikli açıklamalar… Çok şey mi istedik diyerek biraz arabesk nameleri tınlatayım kulaklarınızda. Ama yanıtı ne sizde ne bende bu sorunun. Tüm dünyanın yeni tecrübe ettiği, el yordamı ile ilerlediği bir süreçte, hükümette kim olursa olsun dillere destan bir performans beklentisi içinde elbette olmadık. Ancak dünyayın okuyan, izeyen, takip eden her insan gibi; bu virüsün Çin’den Avrupa’ya sıçraması ile birlikte bize de uğrayacağından emindik. Zira Dünya Sağlık Örgütü de henüz Şubat başındayken, salgının ciddiyetini (biraz geç de olsa) idrak edip adını koymuştu.

Sorduk, sorguladık. Uyarıları ciddiye alıyor muyuz, var mı hazırlığımız? dedik, “var, var rahat olun” dediler. Güvendik…

İlk vaka görüldü biraz panikledik, sakin olun dediler dinledik…

Hastane imkanlarının yeterli olup olmadığı; ne kadar tıbbı ekip-ekipmana sahip olduğumuz sorgulanmaya başlandı. İzledik…

Sonra ilk yerli vaka görüldü. Panik büyüdü. Eve kapanacaksınız dediler. Sorgulamadan kabul ettik. Zor olsa da alıştık, sindik bekledik…

Pandemi Hastanesi dediler. Nereye olacak diye günler haftalar boyunca konuştular; en sonunda itirazlara rağmen, değil Lefkoşa’nın, memleketin en önemli hastanesinin pandemi hastanesi olmasında karar kıldılar. Elbette vardır bir bildikleri dedik, diğer hastalarımızı 40 yataklı özel hastaneye gönderdik…

45 günde bitecek pandemi hastanesi yapacağız  dediler. Basınla paylaşılan afili planlara baktık; zor gibi görünüyor ama şans verelim belki cidden biter dedik. Beklemeye başladık.

Personel kısıtlı, imkanlar dardı. Yoruyoruz bu insanları çağrıları yapıldı. Testlerle ilgili tartışmalar yaşandı, gözlemledik…

Bilim kurulları kuruldu. İş ciddiye alınıyor dedik, sevindik…

İstisnaları saymazsak kendi payımıza iyi bir sınav verdik, evde geçirdiğimiz süreç içinde hükümete 1.5 ay gibi bir süre kazandırdık. E uzmanların da bizden beklediği buydu ve yaptık. Bir de döndük baktık; hoop aynı noktaya geldik oturduk. Pandemi hastanesi yapılacağını söylemediklerini işittik, hastaları geri getirdik. Testler konusunda soru işaretlerimiz, Sağlık Bakanlığı’nın yalnız devlet televizyonuna yaptığı açıklamalar, oluşturulan bilim kuruluna görüş veren uzmanların “bizi kimse dinlemiyor” serzenişleri ile geçip giden 1.5 ay…

Bu sadece sağlık boyutu tabii. 1500 TL’lik yardım konusunda haftalar süren tartışmalar sonunda nihayet hazırlanan tüzük; sürecin ne kadar devam edeceği bilinmemesine rağmen çok sınırlı bir kaynak, kamu ödemeleri için hızla daralan zaman, kan ağlayan ve açıldığı gün iflasını açıklayacak pek çok işletmeye karşın; ancak ricacı olunan yıkılmaz kaleleri iş hayatının…

Yazıyı yazarken kulağım mecliste. Muhalefet kürsüde konuşuyor. Ardından Başbakan Tatar ve Yardımcısı Özersay eleştirilere yanıt veriyor. Eleştirilince “emekleri görmezden geliyorsunuz”, “Başarımızı çekemiyorsunuz” demek, olayı hiç anlamamak değil mi? Kimse mükemmel bir kriz yönetimi beklemiyor. Üstelik, muhalefet de destek veririz her konuda diyor. Ama gak diyene “muhalefet yapma”, guk diyene “emekleri görmezden geliyorsun” demek de pek de şık olmuyor. Çünkü aslında herkes, verilen emekleri görüyor ancak dönüp dolaşıp aşılamayan sorunlar da açıkçası böyle bir dönemde moral bozuyor. Sorumluluğu geniş kesimlerle paylaşmak varken, hükümetin neden tek başına yüklendiğini anlamak gerçekten zorlaşıyor. “Siyaset yapmayın” siyasetini bir kenara bırakıp, bu yolu izlemenin yani dayanışarak topluma örnek olmanın, süreci aşmamızda çok daha iyi sonuçlar vereceğine inanıyorum. Ve asıl konuşmamız gerekenlere ancak bu şekilde yoğunlaşabileceğimize de… Çünkü toplum bu süreçte, yıllarca devlet arazilerinden, teşviklerden yararlananlardan; alım garantisi ile üretim yapan enerji şirketlerinden ya da aşikar ki dayanma gücü, küçük bir işletmeden kat be kat daha fazla olan büyük şirketlerden dayanışma görmek istiyor. Ancak gördüğümüz ne yazık ki günlük siyaset ve ucuz şovenizm oluyor.

Tam 1 hafta boyunca, Güney’den gelecek olan ve en nihayet gelen ilaçları konuşup; tıbbi malzemenin nereden geldiğine göre sevinç eşiğimizi saptama çalışmalarının sonuna ulaşmıştık ki; bu kez de bir başka krize kucak açtık. Başbakan Tatar’ın “evet ben şikayet ettim” sözleri ile, sosyal medyadan paylaşılan bir foto manipülasyonun yarattığ rahatsızlığı gördük, tecrübe ettik. Sağlık, ekonomi gibi koca koca sorunlarımız orada dururken; göz ucuyla bakıp gülümsenip geçilebilecek bir işi büyütüp tartıştırdık. Hem de öyle ki; “ama”lı cümleleri birbiriyle yarıştırdık.

“HAMDOLSUN”!

 

“Kadın mücadelesini destekliyorum, ama…”
“Mültecilerin sorunlarına duyarlıyım, ötekileştirmeye de karşıyım ama…”

“Hayvanları severim ama…”
“Düşünce ve ifade özgürlüğünden yanayım ama…”

 

“Ama” varsa gerisi teferruat!
Ortada; yaşadığımız zamanları ve yönetme becerisini, siyasi erki sorgulayan, ti’ye alan bir iş var. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, eleştirirsiniz, tepkinizi dile getirirsiniz bu başka bir konu. Ancak kolluk güçlerini işe katıp, onlar zoruyla insanına ayar vermeye kalkan bir siyasetçi, dünyanın neresinde olursa olsun, ülkesine iyi bir şey yapmıyordur. Bunun örnekleriyle dolu koca bir tarih; yakın coğrafyalarımızdan örnekler ortada. İfade özgürlüğünü savunduğumuzu söylememize rağmen; “ama” ile yaptığımız her yorum, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimize dair kararımızı da ortaya koyuyor aslında.

Benim tavrım belli “hamdolsun”!