Köşe Yazarları

“Napan?; Napayım?; Napacan?” Sistemi ve KKTC






“Napan?; Napayım?; Napacan?” Sistemi ve KKTC

Biliyorsunuz, yıllardır bizde çok anlatılır bu fıkra! Çaresizlik veya marazi halimizin esasında ne kadar derinlere gittiğini de gösterir. Yani Kıbrıslının yüzyıllardır bir türlü sorumlu kabul edilmemesinin veya olamamasının dışavurumudur bu fıkra adeta. “Bizden bir şey olmaz!” “Bir şey yapamayız!” “Ne yapabiliriz ki?” anlamında kullanılabilir. İşin ilginç yanı, 1974’ten sonra Rumlardan “temizlenen” kuzeydeki coğrafyaya doluşan Kıbrıslı Türklerin ve Anadolu’dan yerleştirilenlerin kuruduğu devletin yapısı da buna benzer! Yani çok büyük bir sorumluluk kargaşası içerir, yani sorulan “napan?” sorusuna cevap hep “napayım?”, ve onaylayan “napacan?”la biter hep.



Kabaca şöyle bir bakarsak, Cumhurbaşkanı yürütmenin yaptıklarından sorumlu sayılmaz! Onun için bu konularda fazla kafa patlatması da gerekmez, patlatırsa ve bir şeyler önerir, bu defa hükümet tarafından bu bir “müdahale” olarak görülebilir. Bu tip “müdahale” şikayetleri daha önce rahmetlik Denktaş ve ANAP’la ilişkilerini geliştirmiş ve onların ekonomik projelerinin adadaki uygulayıcısı olmak isteyen UBP arasında yaşanmıştı. Öte yandan aynı sağ hükümetler, yıllarca Dış Politikayı Cumhurbaşkanlığının yani Rauf Denktaş’ın uhdesine bırakmaktan çekinmemişler ve bu konuda da fazla kafa patlatmamışlardı, ta ki Eroğlu ona rakip çıkmaya karar verene dek.

Sağ kesim, Rauf Denktaş’a emanet edilmiş dış politikayı sorgulamazken, hatta olduğu gibi ezberci bir şekilde uygularken, Sol ise rahmetlik Denktaş’ın siyasetini hep sorgulamış, hatta bazen “sırf o beyaz dediyse siyah diyelim” pozisyonuna bile düşebilmişti zaman zaman. Bir süre sonra, Sol iktidarlara karşı aynı tavrı, bu defa Sağ kesim -artık Cumhurbaşkanlığını tutan Sol Başkan için yapacaktı. Örneğin yürütmenin uhdesinde olan ekonomik, sağlık, eğitim gibi politikalara müdahil olmak isteyen Cumhurbaşkanı ile paylaşmak istememesinden dolayı büyük tartışmalar yaşanacaktı!! Türkiye ve Uluslararası toplumla olan ilişkilerde de benzeri çatışmalı haller yaşanacaktı tabii.

Denktaş bey döneminde, kendisi genellikle oradaki seçilmiş hükümetleri değil de Sivil ve Askeri Bürokrasiyle ilişkilerini sağlamlaştırmış ve gerektiğinde Türkiye’deki hükümetleri bile zor duruma sokabilen bir siyasetçiydi. Tabii bu durum AKP gelinceye kadar sürecekti.

Şimdiise mevcut Hükümetin ve Akıncı’ya muhalif partilerin en büyük şikayeti; Türkiye hükümetini yardım yapmaya ikna etmeye çalışırlarken Akıncı’nın “fütursuzca” davranarak işlerini zorlaştırdığı yönündedir. Yani onu sorumsuzca davranmakla itham etmektedirler.

Tabii, bu iki başlılık ve sorumluluk almama hali, veya daha doğrusu sorumluluk almadan müdahil olma tavrı, bazen toplumca kurnazca kullanıldığı zamanlar da olmamıştı değil. Özellikle dışa karşı, sıkışma hallerinde topu birbirine atma taktikleri, iyi polis, kötü polis oynanması çokça kullanılan yöntemlerimizdendir. Türkiye’den dayatılan ekonomik, siyasi ve dini politikalara, ilginç bir şekilde aynı görüşten gelseler bile hükümetlerle Cumhurbaşkanları farklı tavırlar koymuşlar, daha farklı tonlarda hareket etmişlerdir.

Özet olarak, Adada 40 yıldır oluşmuş Statükonun korunması bu “iki başlı” yönetim tarafından sağlanmaktadır!! Örneğin bazen Hükümetin iyi veya kötü “reform” adı altında atacağı her adım, Cumhurbaşkanları tarafından sırf siyasi nedenden dolayı kamuoyunda yerle bir edilebilmekte veya şeytanlaştırılabilmektedir. Veya Cumhurbaşkanlığının attığı iyi niyetli bir adım hükümetin içişlerine karışma olarak nitelendirilebilmektedir. Tabii bunu bazen yarattığı sonuçlara bakarak bir direniş yöntemi (özellikle Ankara’ya karşı yapılanları) olarak görebiliriz. Zaman zaman öyledir de. Ama bazen de sadece popülist siyasetin ta kendisi olabilmektedir. Örneğin bu “iki başlılık hali” en fazla statükodan zamanında nemalanmış veya “hak” adı altında dünya kadar “haksızlık” kazanmış kesimler tarafından desteklenmekte ve bolca kullanmaktadırlar. Uzun yıllar içerisinde statükonun harcı olmuş bu “iltimaslı kesimler,” bu yüzden zinhar iki başlıklı, iki kapılı, iki yapılı, bu Araf sistemini değiştirmek istemeyeceklerdir.

Çünkü Eşiksellik, yani Arafta kalma veya iki arada bir olma hali, belli konforlar yaratabilmektedir. Bunun aynen devam edebilmesi veya kişilerin veya gurupların esas niyetlerini saklamak için ısrarlı bir şekilde toz duman çıkartmak gerekir. Bu yüzden, KKTC denilen yerde doğru dürüst ne veri, ne nüfus, ne de bir röntgen çekilebilmektedir. Kimin sorumlu olduğu, kimin mağdur, kimlerin malı götürdüğü ortaya çıkarsa hesap sorma da tabiatıyla daha kolay olacaktır, hesap sorulunca da Kıbrıs sorunu dahil olmak üzere sorunlara çözüm bulmak daha da bir kolaylaşacaktır!! Zaten ancak çözüm bulununca mevcut statüko tarihe karışacaktır. İşte bu yüzden en azından Yönetmsellikteki bu Arafta kalma haline son vermemiz gerekir ve bu küçük yerin yaşamını yürütecek kimselere sadece makam değil sorumluluk ve hesap verilebilir bir görev vererek seçmemiz lazım.

Eğer dağa çıkmayacaksak ve devam edeceğiz bu mevcut devletçilik oyununa, o zaman bilmemiz gerekir ki bir protoktaranın veya vesayet rejiminin, hatta alt yönetimin bile sorumluluğunu üstlenecek bir yönetene ihtiyacı vardır. Bu ister Başkanlık, isterse Parlamenter bir rejim olur. Ama mevcut hibrid, “melez” rejimin artık yürümediği ortada. Yoksa bu şekilde hep iki başlı bir hayata devam ederek bir birimize; napan? Napayım? Ehh Napacan? Diye sormaya devam edeceğiz. Ta ki yok olup gidene kadar!!!!







Başa dön tuşu