“İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı bir federasyonun oluşması mı konuşuluyor?
“Evet” diyorsanız şu halde gelin önce “iki bölgenin” sınırlarını çizin… Alacağınız toprak olmadığına göre “vereceklerinizi” saptayın.
Ve de Kuzey’de kaybettiğiniz topraklardan artık sahibi mutlak’ı olacağınız özgür bölgelere kaydırılacak nüfusu da saptayarak, “iki bölgeli iki toplumlu Kıbrıs haritası” üzerinde anlaşmaya varın…
Sonra Türk ve Rum liderleri olarak müzakere masasına oturun, bu adada iki halk olarak nasıl bir merkezi hükümette buluşulacağının, Kuzey Güney “yönetimleri” olarak nasıl iş birliği ile güç birliği oluşturulacağının hukuki ve siyasi anlaşmasına varın…
KISACA: İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı Federal Kıbrıs’ın Anayasa’sını yapın…
Şimdi denecek ki “Politikayı çocuk oyuncağı mı sandın. O kadar kolaysa gel sen yap ağam…”
Hah işte! Kolay olmayan şu yukarıda portresini çizdiğim “İki bölgelilikle siyasi eşitlik haklarına sahiplikte iki toplumluluk” olayıdır çünkü Rum tarafı bunu çatlasanız da kabul etmez! Denemesi bedavadır demiyorum. İşte müzakereler, işte Anastasiadis, işte Mavroyannis, işte Rum efkârı umumiyesinin görüşlerini yansıtan Rum medyası!
Bakın bakalım ne söylüyor ne istiyorlar? Daha dün Kudret Özersay açıkladıydı: Mavroyannis oldukça sinirliymiş çünkü Türk müzakereci “suçlama oyunu” yapıyormuş!
Neymiş bu suçlama olayına neden olan suç? Mavroyannis’e göre “Özersay’ın Kıbrıs Rum tarafı ile önceden sağlanan yakınlaşmaları masaya getirmeye çalışmasıymış!” Oysa o “yakınlaşmalar” BM’lerin “Yakınlaşma Belgesinde” de vardır…
Bu konuda Özersay endişelidir: Diyor ki “karşımızda önemli bir engel var. Eğer Rum tarafı ‘yakınlaşma kâğıtlarını’ sorgulamaya devam ederse bence bu mini kriz olmaktan çıkar. Hatta şu anda mini falan değil, önemli bir engel ve tıkanıklıktır…”
Kısaca taraflar birbirlerini kıyasıya eleştirmeye başladılar… O zaman gelin bir muhasebe daha yapalım ve soralım. “Neden Rum tarafı kendi görüş ve isteklerinde bu kadar ısrarcı davranıyor. Ve bu “görüş ile istekleri” nelerdir?
BİR: Rum liderliği Annan Planı benzeri bir çözümün önünü tıkamak istiyor. Ortak Açıklamayı da bunun için ve zorla kabul ettirdi.
İKİ: “Ortak açıklama” Tek egemenlik, tek uluslararası temsiliyet üzerine kurulu bir federasyonu belirtmesine karşın Kuzey’e verilecek kendi içindeki egemenlik hakkını Rum tarafı kabul etmek istememektedir çünkü bunu “konfederasyon” olarak nitelemektedir.
ÜÇ: Dolayısıyla konfederasyonu ret ederken iki ayrı devleti de ret etmekte. Nitekim son zamanlarda sık sık “Kıbrıs Devleti” vurgusu yapmaktadır.
DÖRT: Toprak sorununun müzakerelerin sonunda ele alınması konusunda uzlaşmaya varılmasına karşın Rum tarafı Yönetim şekli görüşülürken “toprak” konusunun aralara sıkıştırılmasını istemiş ve kabul ettirmiştir.
BEŞ: Buna neden gerek görmüştür? Çünkü Kuzey’e tanıyacağı egemenliğin boyu ile posu ancak Türk’ün toprak ve nüfus oranı kadar olacaktır! Yani Rum tarafı, mülk ve nüfus çoğunluğuna dayalı bir Federasyondan yanadır. İşin dobrası Türk halkını azınlığa düşürüp adanın egemenliğini ele geçirmeye çalışmaktadır…
İŞTE BÜYÜK OYUN BUDUR: Ve Rum tarafı kararlıdır. Türkiye’nin güç faktörü söz konusu olmasaydı çoktan gerçekleştireceği bu stratejisini şimdi masada muzırlık yaparak sağlamaya çalışmaktadır… Eğer amacına ulaşmayacağını anlarsa tüm bu “muzırlıkları” toplayarak “müzakereleri” duvara toslatıp hitama erdirecektir… Ne var ki henüz bardak taşmadı, daha su kaldırır!
**********
KOALİSYON HÜKÜMETİ RAHAT DEĞİL!
Artık açık seçik görünüyor: Koalisyon hükümeti kendi içinde rahat değil. “Geçicilerin durdurulmalarından” başlayan tartışmalar sonunda Kooperatif Merkez Bankası Yönetim Kurulu’nun istifası ile gelişmiş, LAÜ olayı ile daha bir dikilmiştir…
Şimdi bu konuda DP-Ulusal Güçler Genel Sekreteri Hasan Taçoy’un dün Havadis Radyosu’nda yaptığı açıklamalarından bir paragrafı aktarayım:
“CTP-BG, DP ile UBP’nin iş birliğinden rahatsızdır. Dolayısıyla kriz çıkarmaktadır. CTP hem hükümette kalmak istemekte hem de DP’nin hükümetten kaçamayacağını düşünerek kriz çıkarma peşinde koşmaktadır. Hükümetten çekilme konusunu DP-UG Genel Sekreteri olarak değerlendiriyorum. Genel Başkan ile görüşüp MYK’ı toplantıya çağıracağım.” (Dün toplandı. Yazımı önceden yazdığım için bir değerlendirme yapamıyorum.)
Taçoy neden bu aşamaya gelindiğini “bıçak kemiğe dayandı” ifadesi ile vurguluyor. Ve ekliyor: CTP’nin ayak oyunu yapmaması gerekir. Açıkça bu hükümeti götürmek istemiyoruz diyebilmelidir…”
ŞİMDİ BİR PARANTEZ AÇALIM: “Devlet olmadan hukuk, hukuk olmadan da devlet olmaz.” Bir unsur daha vardır ama: Eskiden “ahlâk” denirdi şimdilerde “etik” deniyor. İşte o “etik” (ki doğrusu ethik’tir) eğer devletle hukukun içinde yer almazsa ne biri yürür ne de öteki hayır yüzü gösterir!
O zaman Koalisyon hükümetindeki bunalıma bu etik gözlüğü ile bakalım ve önce “ethiği” tanımlayalım: “Haklar, özgürlükler, adalet, söz verme, verilen sözleri yerine getirme gibi unsurlar ayni zamanda ethik’in de karasularını oluşturur…
Nitekim CTP-BG ile DP-UG Koaliasyon hükümetini oluştururlarken bir protokol yaptılar… Öncelikle bu “protokolü” verilen sözler, varılan uzlaşmalar nedeniyle “etik” yönden uygulamak gerekiyordu… Devlet ve hukuk ancak böylesi nizam ve intizamlarla işlevlerini yaparlar.
Oysa başından beridir iki siyasi parti birbirlerine nasıl madik atacaklarını sahneliyorlar! Ne siyasi soruna bakışlarında vardır doğrulukla dürüstlük ne de memlekete yansıtacakları icraatlarında…
Dahası Başbakan dolayısıyla CTP ısrarla geçmişle hesaplamayı öne çıkarırken, ortağı olduğu UBP kanadından UG’yi de töhmet altına sokarak kriz yaratıyor!
Buna karşılık S. Denktaş da “nasılsa bize muhtaçtırlar” tutumunda CTP’yi sıkboğaz edip istediğini kabul ettirmeye çalışıyor!
OYSA NE DİYORDUK: Öteden beri Koalisyon hükümetlerinin tek parti hükümetlerinden çok daha adil yönetim sergileyeceğini, dolayısı ile bunun da icraatlarına olumlu yansıyacağının iddiasındaydık… Hatta övgüsünü bile yapıyorduk. Görüyoruz ki yanılıyoruz! Çünkü “koalisyon hükümetlerinde her bir şeylerden çok daha fazlası ile olması gereken “etik”i unuttuk! Ki içinde “ahlâki değerler de vardır, hukuk’un üstünlüğü ile adaletin tecelli etmesi de vardır…”
Ahlâki normları dikkate almadan Devlet yönetilemez… Biz değil, ilim irfan sahibi insanlar söylüyorlar… Ha hükümeti yıkacak mısınız? Hiç gam değil. Yıkın gitsin! Adına “demokrasi” dersiniz, akan sular bile durur! **********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (SÜREKLİ ARTAN SUÇLAR!)
Farkındasınız. Gazetelerimizin ikinci, üçüncü hatta dördüncü sayfalarında “illegal olayların haberleri” vardır. Türlüsü ve çeşitlisi ile. Trafik kazalarından hırsızlıklara, darp olaylarından yakılan arabalara, cinsel tacizlerden ötesi ahlâksızlıklarla mahkemelerde süregelen davalara kadar…
Nüfus oranımıza göre çok mu yoksa az mılar, bilemiyoruz. Bu sosyologların, psikologların araştırmalarına girecek bir değerlendirme olmalı…
Ancak bizim bildiğimiz artık Kuzey’in “sulh ve sükûnetini” iyicene kaybettiğidir. Oysa her iki üç kişiye bir askerin düştüğü bu memleketin üzerinde oluşan o büyük güvenlik kalkanı nedeniyle beklerdiniz ki kendimizi işimize gücümüze adapte ederken parmakla gösterilecek asude bir ülke olalımdı…
Heyhat ki ne heyhat! Gazetelerin ön sayfaları illegal olayların haberlerine artık yetmiyor iyicene içeriye sarkıyorlar…
NEDENLERİNE BAKALIM. Bu tip istenmeyen olumsuz olaylar mesela savaş ortamlarında veya Terörün kol gezdiği ülkelerde görülür… Fakat bizde olan ekonomik zafiyetten kaynaklanan sosyal yaşamların çöküp yozlaşmasıdır.
Çünkü pahalılıkla birlikte işsizlik de artıyor. İş aş derdi her bir sorunun önüne geçtiğinde “yapısal kusurlar” da artar. Kaldı ki bir yandan da hükümetin yarattığı istikrarsızlıklarla toplumun çeşitli kesimlerine yansıttığı kendinden menkul huzursuzluklar vardır…
Kısaca devlet insanları sarmalayıp onları kucaklayamıyor… Evdeki çocuğunuzu bile ihmal ederseniz sokağa düşer. Kıbrıs Türk halkı çoktandır sokakta! Olay bu!
































