Hem çözüm isteyen taraf olarak tüm yolları yürüyüp alternatifleri kullanmak politikasında olunacak hem Anastasiadis’li Rum tarafını ıslah edip hizaya getirmek gibi çok iddialı bir politika sürdürülecek! Hem masaya çağıran taraf olunacak hem masadan kaçan taraf!
Hem ön şartlarla masaya oturmayız denecek hem “henüz her şey öldü noktasında değilim” denecek!
Yanlış anlaşılmaya. Ne müzakereler koptu diye karalar bağladım ne “barış barış” diye yollarda yürürken “nasıl olursa olsun yeter ki çözüm olsun” diyenler gibi aklımı “barış trendine” yedirdim!
MECBURİYET: Müzakerelerin devam etmesi için neydi Anastasiadis’in son önerisi? “Önce güvenlik ve garantileri konuşalım. Eğer bu konuda anlaşmaya varırsak toprak konusuna geçelim. Toprak konusunu da aşarsak öteki konulara gelelim…”
Ne anladık bu öneriden? Rum tarafı kesinlikle Türkiye’nin garantörlüğünü istemiyor! Hatta tek bir Türk askerinin bile adada kalmasına tahammülü yok!
Sn. Akıncı bunu “masaya koşullu dönme” olarak kabul ediyor görüşeceksek “ön koşulsuz olmalı” diyor!
Oysa ister önkoşullu olsun ister art! Garantiler konusu şu veya şekilde görüşülecek mi görüşülmeyecek mi? Kaldı ki görüşülmedi mi? Ve de hem Rum tarafı hem Türk Türkiye restlerini çekmedi mi?
Tam bu esnada ne yaptı ama Anastasiadis? “Garantörlüğü bu kadar çok istiyorsanız gelin BM’ler Güvenlik Konseyini garantör yapalım” dedi!
Olur mu? Eğer Erdoğan’ın sinir tellerini gerip koparmak isteseydiniz bundan iyi öneri bulamazdınız! Ki “O Güvenlik Konseyini salvo ateşlerine tutarken, “dünya beşten büyüktür” diyor!
FAKAT: Güney için “garantörlük olayı” çok farklıdır! Mesela 1974’ün zılgıtını yemişlikte çözümle Kuzey’i işgalden kurtarmayı hedeflerken, ayni Türkiye’yi dönüp Kıbrıs’ın üzerine serecek garantörlük hakkında tanıyabilir mi? Mümkün mü böyle bir anlaşmayı kabul etmesi!
Buna karşın masadan kaçmadan diyor ki Anastasiadis, “BM’lerin GK’i garantörümüz olsun!” Kabul edilmese de bu da bir alternatif çözüm değil midir?
YAPTIĞIM DEMAGOJİDİR! Anlatmak istediğim Rum tarafının kesinlikle Türkiye’siz bir Kıbrıs çözümünü istediğidir. Bu nedenle başından beridir “birleşik Kıbrıs” lafları ile hata yapan Türk tarafı, Kuzey’i Rum’un delmesine cevaz vermekle bu hatayı katmerlemiş, “birleşik bir Kıbrıs’ta” Türkiye’nin garantörlüğünün olamayacağı politikasına güç kazandırmıştır! Nitekim Rum tarafı siyasi eşitliği de istemiyor! (Oysa Konferederal sistemden yola çıkılsaydı İki ayrı devlet kurulumu söz konusu olacaktı.)
NE OLACAK? Belli ki Sn. Akıncı ile Anastasiadis bu aşamada çözümü sağlayacak siyasi iradenin dışına düştüler. Çözüm anahtarı hâlâ Türkiye’nin elindedir eğer Yunanistan’la masaya oturup görüşürse.
********** ANKETLERDE AYNALANAN KKTC!
Her üç ayda bir, direktörü Mine Yücel’in yorumlarıyla yayımlanan “Göç, Kimlik ve Hak Çalışmaları Merkezi”nin anketleri, kendimizi daha iyi tanımamıza büyük katkıda bulunuyor.
“BİZ zaten ne olduğumuzu bilmez miydik” demiş olsak da üçüncüdür toplumla paylaşılan anket sonuçları artık bir önceki ile kıyaslandığı için ayni zamanda hem yol haritamız oluyor hem aynalarımızda yansıyan şeklimizle şemailimizin ne kadar çarpık ve bozuk olduğunu ayazlatıyor!
NİTEKİM bu kez de önceki anketlerde olduğu gibi şunu anlıyoruz: “Kıbrıs Türk halkı hayatından memnun değil!” Üstelik bunun salt çözümle de ilgisi de yok! Fakat tüm sorunlarla mutsuzlukların üzerine bir “başlık” atmak gerektiğinden “çözümsüzlüğü” rahatça koymak mümkün görülüyor! Doğru mu ama?
HAYIR! “Kötü yönetilmenin, Kötü yönetilmekten dolayı oluşan sistemsizliğin, sistemsizlikten kaynaklı kurumlardaki iflasın ve tüm bunların yarattığı toplumsal zafiyetlerle derbederliğin sonucunda oluşan rantın, memleketin üzerine serdiği kötülükler elbette ki huzursuzluklar yaratır! Tabi “kamufle etmek için de bahane ararsanız, kırk iki yıldır dillere pelesenk “çözümsüzlüğü” tepe tepe kullanırsınız, zaten öyle oluyor ve tabi yanlış oluyor!
MESELA: Geçmiş anketlerde olduğu gibi en çok güven duyulan hatta bu güvenin artarak devam ettiği kurumlar sırasıyla yine polis, Cumhurbaşkanlığı, Ombudsman, yargı olmakta.. HEMEN tümünün de “güvenlik, denetim, adalet” bağlamında yan yana gelmeleri raslantı değildir. Çünkü KKTC’nin hem demografik hem sosyoekonomik yapısı hızla bozuluyor, illegal olaylarla rant ekonomisi korkunç bir heyula gibi memlekete çökerken insani değerlerle saygı sevgiyi de köreltiyor. Böylesi bir erozyonda insanlar elbette ki “güvenlik” refleksiyle daha çok tepkisel olacaklar. Bu da polis yargı gibi denetim ve güven veren kurumlarımızı halk katlarında öne çıkarıyor.
BUNA karşılık bozuk düzenlerden sorumlu tutulan dolayısıyla en az güven duyulan “siyasi partiler” oluyor! Ee mal ortada değil mi? Biri gelir biri gider iktidara ama memleket sorunlarıyla beter olur!
“ALLAH bu tip anketleri yapanlardan razı olsun. Sadece “ne mal olduğumuzu” öğrenmekle kalmıyoruz! Yazıp söylediklerimizin doğruluğu da kanıtlanıyor!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (KEŞKE OLMASAYDI!)
Geçtiğimiz hafta siyasi sorunu bile dışa itip gündemin başına oturan bir toplumsal sorunla uğraştık. Bazı siyasi partiler “yağmaya son” başlığı altında halkı telin için sokağa bile davet etti! Olay Serdar Denktaş’ın oğluna Kermiya’da 200 dönümlük bir araziyi kiraladığı haberiydi. Arazinin değerinin 50 milyon sterlin olduğu söyleniyordu… Ve akla şunu getiriyordu.
Pekala ama politikacı, siyasetle uğraşan “insanlar” oğullarına, kızlarına, ailelerine, “yükümlülükleri ve idameleri gereği” hiç mi yardımda bulunmayacak, onların ellerinden tutmayacak? Mümkün mü? İşte olayın bam teline vuran da buydu. Halkın, muhalefetin gözleri ve dikkatleri önünde olan bir başbakan yardımcısı ve maliye bakanı olursanız; “kurtulamazdınız sengi hezimetten!” Olayın açmazı ise halka izahı yapılamayacak, açık seçik anlatılamayacak bu tip “tasarrufların” olmasıdır. Ki insana keşke olmasa dedirtiyor!
































