Eğer yanılmıyorsam şu anda müzakerelerde gelinen yerde henüz billurlaşmış yahut üzerinde anlaşmaya varılmış “ortak açıklama metninden” başka maddeler yoktur. Bu nedenle taraflar “olması” için “barış ve çözüm şarkıları” söylemeye başladılar. Her ne kadar Bremen mızıkacılarının sesleri gibi kakafoni de olsalar tutun ki kulaklara hoş geliyorlar! Değil mi ama kim istemez ki barışçı çözümü?
Mesela Sn. Eroğlu dilinden düşürmüyor. Nitekim geçen hafta Meslis’teki toplantıda milletvekillerini bilgilendirir ve de müzakerelere müdahil olacak bir “komitenin” kurulmasını önerirken yine “barışçı çözümden” söz ediyordu…
FAKAT: Hemen ardından Cumhurbaşkanlığı’ndan da şu açıklama yapılıyordu: “Müzakerelerde tam yetkili Cumhurbaşkanı’dır. Herkesin çözüme katkı ve desteği olacaktır. Ama genel görüşte de hemfikir olmak gerekir…” Açıklamada daha sonra Cumhurbaşkanının dolayısı ile Cumhurbaşkanlığı’nın tüm kesimlerin düşünce üretmelerinden rahatsız olmadığı, 11 Şubat’ta kabul edilen ortak bildirinin arkasında olunduğu, her kesimle temas edildiği, “ben bilirim, ben yaparım” zihniyetinde olunmadığı, nitekim bir Danışma Kurulu oluşturulduğu” vurgulanıyordu…
EROĞLU SIKINTILI MIDIR? Bildiğimce Eroğlu zor koşulların politikacısıdır. En büyük özelliği de “bunalmadan sorunları o kendine özgü sabır ve soğukkanlılığı ile çözene kadar uğraşmasıdır. Bu nedenle müzakerelerin seyri nedeniyle sıkıntı duyduğunu zannetmiyorum.
Buna karşılık Sn. Eroğlu her kafadan bir ses çıkar ve tüm kesimlerden “barış, çözüm” laflarına sarmalanmış bombardımanlar devam ederken müzakerelerde elinin zayıflatılması kuşkusunu duyuyor. Ki geçtiğimiz günlerde “herkes hangi noktada duracağını bilmelidir” demek gereğini duymuştur…
Gerçekte Rahmetlik Denktaş döneminden beridir süregelen sorunumuzdur: Ne zaman görüşme masası kurulsa diller çözülmekte, makas gibi kesmeye başlamaktadırlar… Tabii hiç söyleyemeye gerek yoktur. Böylesi türlü çeşitli görüş ve önerilerin ortaya atılmasına “düşünce özgürlüğü yahut demokrasi” denmez, “karmaşa” denir…
NASIL ÇÖZÜM İSTENDİĞİ BİLİNMEZSE: Mesela ben çok merak ediyorum: Din İşleri Başkanımız Talip Atalay Rum, Maronit ve öteki din adamları ile bir araya geldiğinde, birlikte yemek yediklerinde ne konuşuyor mesela Kıbrıs sorunu ile ilgili hangi müjdeli geleceklerden söz ediyorlar… (Barış mesajları dışında.)
Mesela Sn. Atalay, Hrisostomos’a dönüp, “İnşallah Türk halkının üzerindeki ambargoları kaldıracak güven yaratıcı önlemler de alınır” dediğinde Hrisostomos can’ı gönülden “çalışacağım” cevabını mı verir?
Veya Hrisostomos Türklere yüzde 25’den bir santim bile fazla toprak vermeyiz açıklamasına karşılık Atalay, “muvafıktır Sn. Hrisostomos, yeter ki barış ve çözüm olsun” cevabını mı verir?
KISACA: Biz Rum’un ne istediğini biliriz. Tüm hedefi “tek egemenlik üzerine kurulmuş tek devlet ve mümkün olduğu kadar Kuzey’den toprak kapmaktır…” Hatta isteyen Rum’un Kuzey’e dönmesine cevaz verilmesidir…
Pekala bir de kendimize soralım? “Biz ne istiyoruz?” Eğer “iki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı TC’nin garantisini içeren bir Federasyon” diyorsak o çoktan kadük oldu! Yerine “Ortak metin” geldi! Şimdi Rum “kendi içlerinde egemen olacak iki bölgeyi” ağzına bile almıyor! Peki masada neyi savunacağız? “Al-ver aşamasına gelindiğinde pazarlıkla her şey ortaya çıkacaktır” deniyorsa, bize de “hadi Allah kolaylık versin” demekten başka laf kalmaz!
**********
MADALYONU ÇEVİRİP İSTİHDAMLAR OLAYINA BİR DE BÖYLE BAKTIK:
Geçen gün merak ettim, bir arkadaşımla sayayım dedim galiba Mağusa Suriçi’nde on tane “kuyumcu, altıncı” dükkanı var. Bazı konuları anlamakta zorlanırız. Çünkü Mağusa Suriçi esnafı yıllardır “battığından” mahvolduğundan söz eder.
Yakınma geneldir. Esnaf zanaatkârın rahat nefes alamadığı gerçektir. Üretici öteden beri devlet teşvikleri ile ayakta durmaktadır. Türkiye’ye bir türlü istenen düzeyde ihracat yapmak mümkün olmadı, yapmayı başaranlar da Mersin’i aşamıyorlar! Her yıl yüzlerce üniversite mezunu iş aş bekliyor, sonuçta işsizlik çığ gibi büyüyor.
Ve tam bu sırada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı “devlet odaklı istihdam politikasından vazgeçilmelidir” diyor…
Konu yine gelip “özel sektör’ün güçlendirilmesine” dayanıyor. Nitekim Yıllar önce bir elma üreticimize “yahu demiştim TC’den gelen elmayı yasaklattırdınız şimdi bize kilosu beş liradan elma satıyorsunuz” diye serzenişte bulunduğumda, “iyi ya demişti, şimdi siz bizi destekleyin kalkınalım, sonra siz sayemizde kalkınasınız!”
Hâlâ aynı minval söylemler devam ediyor. Özel sektör kalkınmalı ki memleket de kalkınsın istihdamlar da gerçekleşsin! Maşallah ama yalnız surlar içinde 10 “altıncı dükkânı” varsa bu memleketin daha ne kadar kalkınmasını bekleyeceksiniz?
Ve hatırımıza şu reformlar paketi geliyor. Arasından sadece “kamu görevlileri yasası” çıktı, o da ya hey!” Ötesinde yeniden yapılanma bekleyen yığınla sektör var. Meclis ise dövünüp duruyor! “Şu geçici olarak işe alınanları nasıl durdurup canlarına okuyalım!” Bunu başardıklarında mesela memleket üç yüz işsiz daha kazanacak!
Ki hesaplara bakın: Bundan sonra her 25 çalışanın yanında bir de engelli yurttaşımız istihdam edilecek… Güzel de sadece 4 bin 800 kayıtlı engelli varmış. Dağları taşları sağlıklı olanlarının istihdamlarıyla doldursanız, yine kurtaramazsanız bu engelli insanlarımızı… Yani işler zor, çok zor!
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (BARIŞI İSTEYEN DE KORUYAN DA TÜRK TARAFIDIR)
24 Nisan geliyor ve ABD’de Ermeni lobisinin kanı yine bitleniyor. Şu 1915 Ermeni tehciri olayı ve Soykırım iddiaları…
Haberlere göre geçmiş yıllarda soykırımın kabul edilmesi oylaması hep Temsilciler Meclisinde yapılırdı. Cumhuriyetçiler tasarıya sıcak bakmadıklarından bir türlü yasalaşması mümkün olmadıydı. Şimdi ise tasarı Demokratların çoğunlukta olduğu ABD Senatosunda oylanacak. Büyük olasılıkla kabul edilecek deniyor…
Bu konuda Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı New Jersey Senatörü Menendez şöyle diyor: “Ermeni Soykırımı hiçbir zaman reddedilemeyecek verilere dayalı korkunç bir gerçektir. Ermeni soykırımı benzer vahşetlerin tekrarlanmasını önlemek için öğretilmeli, tanınmalı, ve anılmalıdır…”
“VAY FAŞİST VAY! Şöven herif seni” mi dediniz? New Jersey Senatörü Menendez’i bu laflarla mı kınadınız? Ben de!
Fakat ne diyor adam? Ermeni Soykırımı benzer vahşetlerin tekrarlanmasını önlemek için öğretilmeli, tanınmalı ve anılmalıdır…” Bir mim koyun.
VE GELELİM KKTC’YE: 1958’lerden beridir bu adadaki Türk halkına saldırdılar, vurdular, öldürdüler, evlerini köylerini yaktılar, göç yollarına attılar, en iyi Türk ölü Türk’tür dediler, kadınları, bebekleri, çocukları Türk oldukları için kurşunlayıp toplu mezarlara gömdüler…
Hepsini affettik! O kadar affettik ki “okullarımızdaki tarih kitapları Rum mezalimini anlatıyor diye müfredattan çıkartıp yerlerine barışçı kitaplar koyduk… Öğretmenler öğrencilerine EOKA’yı Rum saldırılarını, 1974’leri değil; barışı anlattı… Şarkılar düşmanlık üzerine değil, barış üzerine söylendi… Kıbrıs’ı iki ayrı bölgeye ayırdılar diye yas tutuldu, yıllarca Türk ve Rum halklarının birleşeceği çözümler için uğraşıldı. Yalvar yakar olundu. Kurulan devleti ile devletlu olması gerekirken, nasıl yıkarız diye müzakere üzerine müzakereler sürdürüldü… İyi niyet, güven artırıcı tutumlarda Rum komşulara ibadet etsinler diye Kuzey’deki kiliseleri açıldı… Sonunda Tek egemenliğe dayalı tek devlet kabulü ile yeni görüşme masası kuruldu…
ŞİMDİ SORUYORUM: Bu adada kimdir barıştan yana? Buna karşılık bir daha soruyorum: Barış ve çözüm için kurduğu devlete bile sahip çıkmaktan vaz geçen Türk halkına karşılık, Rum halkı yıllarca Türklere yönelik saldırıları ile kan kusturur cenosit hareketleri ile Türkleri kıyım kıyım kıyıp, toplu mezarlara gömerken, hangi günahının faturasını ödedi? Hangi Rum “militanı, komutanı, lideri” hangi mahkemede yargılanarak suçunun cezasını çekti?
Ermeni halkı “tehcir olayını” unutmuyor ama. Ne diyor Menendez? “Unutulmamalı, yaşatılmalı…” Biz de diyoruz ki “affet fakat unutma!”
































