Toplum olarak mutsuzuz. Hepimiz mutsuz. Abbas kardeşim gibi mutsuz. Milletvekili değiliz ki istifa edelim de biri bizi ciddiye alıp mutsuzluğumuzu gidemeye çalışsın. Gerçi Abbas Bey’in mutsuzluk hâli bile çözülmezken, bizim mutsuzluğumuzu gidermek mümkün mü, onu da bilemiyorum.
Mutsuzluğumuzun bir sürü sebebi var. Kime sorsanız öncelikli sebep “Kıbrıs sorunudur” diyecektir. Bende buna katılmakla beraber zaman zaman şüpheye de düşmez değilim. Nasıl düşmeyeyim? Mutsuz olmayı, büyükte olsa tek soruna bağlamak tuhafıma gidiyor. Aklımda irili ufaklı onlarca sebep daha resmigeçit yapıyor. Bir kere bir birini seven saygı duyan insanlar değiliz. Sevmek zorunda mıyız ya da saygı duymak? Tabii ki değiliz ama bunlar olmayınca da mutsuz olmak kaçınılmaz oluyor.
Sosyal medya hayatımıza iyice yerleşti. Gün boyu kafası bozulan buradan bir şeyler yazıyor. Haklıyı haksızı ayırt etmeden de altına yorumlar döşüyor. Bakın size bir özetleyim neler var orada:
“Politikacılarımız yalancı. Hayatları yakın çevrelerine rant sağlamakla geçiyor. Hekimlerimiz paragöz. Hastane de işleri güçleri özellerine hasta pazarlamak. Öğretmenler asi isyankar, iş yapmaktansa uyduruk sebeplerden grev yapmayı tercih ediyorlar. Asker polis baskıcı. Yargıçlar hiç adil değil. Mimarlar mühendisler yetersiz . Memurlar iş bilmez ve tembel. Çiftçi kuraklık parası üzerine yatan dolandırıcı. İş insanları vergi kaçakçısı. Hemşire suratsız, insanlıktan çıkmış zebani. Gazeteci, üç kuruşa her istenileni yazan bir tetikçi. Sanatçılar topluma hitap etmiyor. Zanaatkar yalancı, paranla iş yaptıramıyorsun.”
Kısacası bu toplumun içerisinde işini adam gibi yapan insan yok. Her iş sektörü yalana dolana yelken açmış. Savsaklıyor ve sadece kendini kurtarmaya çalışıyor.
Bu ifadeleri okuduğunuz zaman “Toplumsal hastalığa” tanıyı zaten koyuyorsunuz: Memleket insanı birbirine güvenmiyor. Hâl böyle olunca da mutsuz oluyor.
İşin garibi, ülke dışından bir başkası da çıkıp “Bunlar beceriksiz yeteneksiz, ellerinden bir doğru iş gelmez, asalaklar” dediğinde, sanki ihbarı yıllarca yapan kendimiz değilmiş gibi tepki koyuyoruz. Koyuyoruz, çünkü bu karalamayı kabul etmiyoruz . Pek âlâ, tüm kötülemelerimize rağmen aslında toplum içinde iyi çalışan, çalışmaya hevesli, üretken insanların bayağı çok olduğunu biliriz.
Peki ama bu insanlar şikâyetlerini dillendirmesinler mi? Tabii ki dillendirsinler. Hatta bunu daha çok yapsınlar. Yapsınlar ama genellemesinler. Şikâyetçi oldukları kişinin adını versinler. Bütün polisi, askeri, memuru, esnafı, tüccarı, çiftçiyi, öğretmeni doktoru, hemşireyi zan altında bırakacak, karalayacak söylemde bulunmasınlar.
Bir çuval cevizin içinde tabii ki kurtlanmışlar, bozulmuşlar vardır. Ama hepimiz biliyoruz ki, birkaç bozuk ceviz için bütün torba çöpe atılmaz.
Evet hepimiz mutsuzuz. Devletimizin sistemimizin organize olamamasından mutsuzuz. İşlerimizin bir saat mekanizması gibi hâl olmamasından mutsuzuz.
Ama bunun için birbirimizi suçlamamız doğru değil. Hele hele bir gurubu sorumlu tutmak hiç doğru değil. Bu gün o gurubu itham edenin oğlunun kızının da bir polis, bir esnaf, bir hekim olabileceğini unutmamak lazım. Sahi o zaman ne olacak? Daha işine başlamadan potansiyel yetersiz iş bilmez mi sayılacak? Bizim insan kaynaklarımız belli. Biziz, çocuklarımızdır. Amerika’dan ya da Ay’dan insan getirecek hâlimiz yok.
Peki o zaman ne yapılmalı? Şikâyet mekanizması çalışmalı. Vatandaş ilgi işini yapmadığı görevini savsakladığına inandığı kişiyi ifşa etmeli. İşini yapan kişiler aksine onore edilmeli. Devlet bu yönde organize olmalı. Hükümetler bu yönde çaba göstermeli.
Kısacası “mutsuzluk” bulaşıcı bir hastalık gibidir. Bulaşma hızını biz eleştirilerimizi doğru yönelterek azaltabiliriz. Bunun üstüne de Devlet sorunu ortadan kaldıracak doğru organizasyonu yaparsa mutluluğa giden yol açıla bilinir
Yoksa bilinmelidir ki sevgili Abbas’ın mutsuzluğu bir şekilde giderilecek, ya da o kamu oyuna açıkladığı gibi temiz siyaset uğruna vekillikten istifa ederek mutlu olacaktır ama her halükârda toplumun rahatsızlığı bâki kalacaktır…
ANLAYAMADIKLARIM
Recep Tayyip Erdoğan, siyasete girdiğinden beri adım adım basamakları çıktı ve en nihayet devletin bir numaralı adamı oldu. Buraya kadar her şey iyi güzel de, açıkçası ben bu yükselişin bittiğini, artık bu dönemin çökmeye başlayacağını söyleyenleri gerçekten anlamıyorum. Bu söylemi devamlı maç kaybeden futbol takımı taraftarlarının “inşallah gelen defa biz kazanırız” söylemi ile eş tutuyorum.
VE ŞİİR
Bu hafta kıymeti dostum Mustafa Çelik’i “İyi Yaşamak” adlı şiiri ile rahmetle anmak istiyorum.
İYİ YAŞAMAK
Acılara boğsa da bizi ölüm
Yaşamın bir yüzü bu gülüm
Daha doğarken müjdelenmiş bize ölüm
Yaşamak
İyi yaşamak
Boynumuzun borcudur.
Giden tamamlamıştır yolculuğunu
Yakışmaz bize sürdürmek hüznünü
Bıraktıklarında arayıp huzuru
Yaşamak
İyi yaşamak
Boynumuzun borcudur.
Yokluğu derinden sarsa da bizi
Giden tamamlamıştır yaşama vazifesini
Umduğu gibi olmamıştır belki gidişi
Kim bilir nasıl olacak bizimkisi
Yaşamak
İyi yaşamak
Boynumuzun borcudur.
Hepimiz yolcuyuz bilinmeze
Kaçılmaz kaderden sıra gelecek bize
Kim bilir nasıl
Ve nerede çıkacak Azrail önümüze
Yaşamak
İyi yaşamak
Boynumuzun borcudur.
OBJEKTİFİMDEN
Karikatür
.jpg)
































