Gazetelerin başlıklarına bakıyorum. Dışişleri Bakanı Özdil Nami ABD’de Dışişleri Bakan Yardımcısı ile görüşüyor. Diğer yandan bizim müzakereci Kudret Özersay Brüksel’de Rum meslektaşı Mavroyannis ile görüşüyor. Yani ABD ve AB müzakere sürecinin tam ortasında rol üstleniyorlar. Yunanistan’ı bilmem ama Türkiye, bu kez sonuna kadar gidip, bu işi bitirmeye niyetli…
“ABD Sorun İstemiyor…”
“AB Çözümü Destekliyor…”
“Müzakerelere Tam Destek…”
“Zamanı Geldi…” başlıklarını görüyoruz bazı gazetelerin manşetlerinde…
Yıllardır gazetelerin ön sayfasında yer almayan Kıbrıs konusu, yeniden manşetleri süslüyor. Buzdolabındaki sorun, yavaş yavaş çözülüyor…
Kıbrıs’ta 50 yıldır başarılamayan bir çözüm için iki taraf ve tüm dünya seferber olmuş adeta. Birileri yarım asırdır süren bu soruna son noktayı koymak adına var güçleri ile çalışıyor. Her madde ileride bir sıkıntı yaratmamak için, ince elenip sık dokunuyor. Elçilerin biri gidip, diğeri geliyor. Toplumda 2004’ten beri ilk kez, umutlar yeniden yeşermeye başlamış. Güney’de kilise bile belki de ilk kez farklı konuşup, sürece destek veriyor…
Dünya Kıbrıs konusu başta olmak üzere, çıkacak gaz, gelecek suyun akıbetini konuşurken, biz neleri konuşup, nelerin kavgasını yapıyoruz hala. Ve biz neyi tartışıyoruz diye yine gazetelere bakıyorum: “Hükümet Kazan, UBP Kepçe…”
“Sağda İş Birliği, Solda Arayış…”
“İttifak Tamam…”
“340 Polis Terfisi Mahkemede…”
Şimdi soruyorum, bu ülke adam olur mu? Popülizm, adamcılık ve particilik yine ön planda. Bizim siyasilerin, “çözüm olacakmış da, evimizi çözüme hazırlayalım, gafil avlanmayalım” gibi bir dertleri yok. Onların tek derdi, Haziran ayında yapılacak yerel seçimlerde kimin belediye başkanı olacağı… Önce tüm partilerde “mevcut başkan mı?”, yoksa “yeni bir aday mı?” kavgalarını dinledik. Ardından, “kiminle ortak olursam, bu seçimleri en karlı kapatırım” adına otel odalarında yapılan gizli pazarlıkları izledik… Dünyaya inat, Kuzey’de gündem “çözüm” değil, “seçim”dir…
Biz gazeteciler, daha doğrusu tüm toplum oturup kendi özeleştirimizi yapmalıyız. Çünkü gazetelerdeki manşetler ve gündem, bizim olduğu kadar, toplumun da baskısı ile oluşuyor. Dedikodu, hayatımıza o kadar işlemiş ki, yazılanların birçoğunun “yalan” olduğunu bile bile okuyor ve sonra dönüp inanıyoruz… Yıllardır hiçbir okur, “niye Kıbrıs konusunda haber yapmıyorsunuz” diye sormadı ama dedikoduya ve iddiaya dayalı bir haberi yapmadığınız anda, “haberi atladılar” diye eleştiriliyoruz…
İşin doğrusu, sadece siyasiler değil, bizler de toplum olarak dünyayı Girne Kapısı’ndan ibaret sanıyoruz… Evet gündemi basın belirliyor ama bu gündemi tespit eden, bizleri buna zorlayan da yine vatandaşın beklentisi oluyor… Gazetelerde en çok okunan sayfaların, “dedikodu sayfaları” olduğu bir ülkede, vatandaşın her Allah’ın günü “geçimi”, siyasetçinin ise “seçimi” düşündüğü bir ülkede bundan fazlasını beklemek mümkün mü?
Aslında tabii ki mümkün de, yüzde yüzü okuryazar, yüzde 40’dan fazlası üniversite mezunu bir ülkede, insanların kasaba politikalarıyla uyutulmayı seçmesi nasıl izah edilebilir acaba? O insanlar ki, geleceklerini sadece bir sonraki seçime bağlamaktalar. Toplum artık ayağa düşen politik manevralara yüz vermese, bu politika cambazları bu kadar kolay at oynatabilirler miydi?
Onun için kimse ne Kıbrıs konusuna, ne dünyada olup bitene fazla kafa yorsun. Nasıl olmasa birileri bizim için uğraşıyor…
Yarın tıpkı 1960’ta olduğu gibi, bir sabah bambaşka bir dünyaya uyandığımızda aklımız başımıza gelecek… Umarım iş işten geçmiş olmaz…
YERİN KULAĞI VAR
GEÇ KALMADI MI:
Herhalde CTP’lilerin kafasına saksı düştü sonunda. Daha önce TDP’nin “yerel seçimlerde iş birliği için görüşelim” çağrısına cevap vermeye bile tenezzül etmeyen CTP, iş başa düşünce, hem de adaylarının 18’ini açıkladığı halde TDP ile görüşmelere başlamış. Hani meşhur bir lafımız var, “Müslüman’ın aklı ya…, ya da kaçarken aklına gelir” diye. İşte CTP’nin bugünkü durumu aynen böyle…
İTTİFAK OLMASA REKABET OLMAYACAK MIYDI:
Serdar Denktaş doğru bir noktaya temas etmiş. “Neticede biz bir koalisyon ortağı olsak da aynı zamanda rakibiz. Yerel seçimlerde özellikle tam rakibiz” diyor. Yani DPUG sadece kendi adaylarını çıkartmış olsaydı, yine meydanlarda CTP’nin kastettiği o eleştiriler yapılmayacak mıydı? Hep diyorum ya, CTP bir kaşık suda boğuldu diye, işte bunu kastediyorum…
BRYZA ÇOK AÇIK:
Doğu Akdeniz doğal gazı ve Türkiye’den geçecek boru hattı konusunda aklında soru olan herkes, dün ve bugün Havadis’te yayımlanan, Esra Aygın-Matthew Bryza röportajını okumalı. Benim en çok ilgimi çeken kısım, Rumların iddia ettikleri gibi bir sıvılaştırılmış terminal yapmaya değecek miktarda rezervlerinin olmadığının ortaya çıkmış olması. Bryza, en kısa yoldan para kazanmanın yolunun, İsrail gazının Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye borularla taşınması olduğunu söylüyor ve bunun için 2018’i hedef gösteriyor. Söylediklerini okuduğunuzda, çevremizdeki siyasi gelişmeleri de net olarak anlıyorsunuz…
TEMASLAR CİDDİ:
Dışişleri Bakanı Özdil Nami’nin ABD temaslarının, kendinden öncekilerin yaptıklarından farkı yok. Ancak dikkat çeken bir nokta, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns ile görüşmesinde, ABD’nin Kıbrıs’ta Büyükelçisi John Koenig’in de katılmış olması. Bu galiba daha önce pek de rastlanmayan bir durum…
YOK BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZ:
Güney’de DIKO’nun koalisyon hükümetinden çekilme kararı almasının ardından, partinin hükümetteki 3 bakanı, koltuklarını bırakmamak için, DIKO’dan istifa ettiler. Bu durumda DİSİ Başkanlığındaki hükümet aynen devam edecek. Tam olarak aynısı olmasa da, koltuk sevdasının nelere kadir olduğuna bizler de Kuzey’de ne kadar çok şahit olduk değil mi..?
KİMİN UMURUNDA:
Asrın projesi olarak nitelendirilen KKTC su temin projesi kapsamında yer alan Alaköprü ve Geçitköy Barajları tamamlanmış diyorlar. Kimin umurunda? Varsa yoksa siyaset. Siyasetle kalkıp, siyasetle yatar olduk resmen. Susuzluktan “vırak vırak” ederiz ama suyun nasıl, nerede kullanılacağını tartışmak yerine, boruların tabiata vereceği zararı(!), gelen su ile tamamen TC’ye bağlanacağımızı, kısacası “niyet okumanın” kavgasını tercih ediyoruz…
ZİRVEDEKİLER
Ferdi Sabit Soyer: “Serdar Denktaş karnından, ‘Güneşi zaptedeceğiz, güneşin zaptı yakın’ mısralarını söyleyerek, UBP ile iş birliği yapacağını ifade ediyor. Ama ilginç olan ise ‘zapt’ edeceği söylenen güneş, yani UBP’den, buna dönük herhangi bir ses ve nefes çıkmıyor. Neden? Çünkü, UBP 28 Temmuz seçimlerinden sonra kendi parti olarak, konumunu ve kendi siyasi kurumsal varlığını, kendine göre düzenleme kabiliyetini kaybetti…”
DİPTEKİLER
Medya Örgütlerimiz: Özel Hayatın ve Hayatın Gizli Alanının Korunması Yasası Meclis’ten 24 Ocak’ta, neredeyse 2 ay önce hem de oy birliği ile geçti. Uyarılar o günlerde de basında yer aldı. Tabii hiç bir parti buna kulak asmadı. Yasa onaylanırken Meclis’i terk eden UBP’den de ses çıkmadı. Çıkamazdı zaten, çünkü komitede o da onay vermişti. Ya medya örgütleri? Onlar da şimdi öneri yasalaştıktan sonra uyandılar. Geçmiş olsun. Sivil toplum örgütleri bu olayda sınıfta kaldı…
































