Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
KıbrısManşet

Mete Hatay: Çok kültürlülükten korkmayın

HK Ajans

Çok kültürlülüğü artık toplumda daha fazla tartışmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Bu adada sadece Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların olmadığını görmemiz gerekiyor. Bizimle beraber Maronit, Ermeni, Latin ve Gurbetlerin de var olduğunu artık kabul etmeliyiz. Son dönemlerde Adanın aldığı göçlerle birlikte birçok farklı kültürden gelen insan artık bizimle yaşamaktadır. Bundan hareketle ülkemizde özellikle çok kültürlülük konusunda çalışmalar yapan PRIO Kıbrıs Merkezi’nde çalışan Havadis gazetesi yazarı Mete Hatay ile ülkemizdeki Maronitleri konuştuk. Çok kültürlülüğün neden çok önemli olduğunu ve Adamızda neden Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar dışındaki insanların görmezden gelindiğini ele aldık. İşte detaylar…

Çok kültürlülüğe her zaman inandım

SORU:  Mete Hatay için adadaki çok kültürlülük ve Maronitler neden önemli?

HATAY: Bazı siyasetçilerimizin aşağılamasına rağmen, çok kültürlülük kavramına inanmış biriyim ve yaşam biçimim de hep o doğrultuda olmuştur. Biliyorsunuz, biraz müzikle de uğraşırım. 2000 yılında çıkan bir albümüm vardı Versus Mundus yani “Dünyaya Karşı.” O dönemde iki Roman müzisyen ve birçok farklı Kıbrıslı müzisyenle çalışmanın yanında Kormacit’teki kilisenin baş koristi olan Yusuf Bahati amcayla da çalışmıştım. Bu çalışma süreci bana onları daha iyi tanımama yardımcı oldu. Gerçi onun kuzenleriyle 1990’ların başından beri tanışıyordum. Yıllarca onlardan, nasıl bu iki toplumun çatışması sırasında arada kaldıklarını dinledim. 20 yıla yakındır başta Maronitler olmak üzere adadaki çok kültürlülüğü nasıl görünür kılar ve kabul ettirebilirim diye çalışıyorum. Yıllarca herkesin kendi kültürün koruyarak, birlikte, karşılıklı saygıyla, çok kültürlülük içerisinde -bu Federal Kıbrıs olur, ayrı Kıbrıs olur, veya tek Üniter Kıbrıs gibi kurulması muhtemel siyasi şemsiyelerin altında- nasıl olabileceğine baktım.  Benim için ne tür bir siyasi şemsiye olur pek önemli değildi. Önemli olan, herkesin birlikte nasıl huzur içerisinde, bir birlerinin kültürüne, sosyolojisine saygı duyarak yaşayabilmesi mümkün oluru araştırdım durdum. Gerek gazete yazılarımda, gerek akademik çalışmalarımda, gerekse sanatsal çalışmalarımda, hep bu yönde çalıştım. Ondan dolayı Maronitler, sadece Maronitler değil, Ermeniler, Latinler, Romanlar yani Gurbet dediğimiz kişilerin beklentilerini, arzularını, korkularını devamlı anlamaya çalıştım. Tarihsel arka planlarına baktım.Kültürel zenginliğimizin ögelerini ön plana çıkarmaya çalıştım. Aynı zamanda 1974’den sonra adaya yerleşmiş olan, Türkiye’den gelmiş Kürt, Çerkez, Laz, Pontuslu, Arap, bütün bu insanlarla da yakından ilgilendim. Şu anda ise yabancı öğrencilerle ilgili bir çalışma yapıyorum.

“İki etnik devletin yapacağı federasyonu düşlüyoruz”

SORU: Kıbrıs Türk toplumunun, hükümeti veya devletinin adadaki çok kültürlülüğe yaklaşımı nasıl?

HATAY: Öyle bir siyasetleri yok. İki tarafta da. Gerek Kıbrıs’ın Güney’i, gerekse Kuzeyi, etnik milliyetçilik üzerinde biçimlendiği için daha çok, “ulus devletçi” bir anlayışla bakıyorlar her meseleye. Federasyonu bile düşünürken, iki etnik toplumun üzerinden bakılıyor ve bütün o diğer melez toplumlar, aradaki toplumlar, göçmen gelen farklı toplumlar gündeme giremiyor ve tartışılmıyor. Hep iki toplumun mağduriyetlerinin egosu hep bir adım önde duruyor. Onun için maalesef, gerek iki tarafta, gerek taraflar içindeki siyasi yelpazenin sağına, soluna baktığımızda, ortasına, liberaline, yeteri kadar bu konuda hassas olunduğunu göremiyoruz. Bundan dolayı göçmen konularında da sorun yaşıyoruz. Geçmişe bakışımızda da sorunlar yaşıyoruz. Çünkü hep etnik bir pencereden bakıyoruz. Federasyonu düşünürken, iki etnik gurubun yapacağı bir Federasyonu düşünüyoruz. Veya daha sağa baktığımızda iki etnik devletin yapacağı Federasyonu. Bunlar da tabii ki sorun çıkartıyor günlük hayat içerisinde.

Biz, yok olma kaygısı içerisinde başkalarının dertleriyle ilgilenemiyoruz

SORU: Neden böyle bir politika izleniyor?

HATAY: Bir çıkar beklentisi yok ancak sadece gündeme almama, ilgilenmeme, kolaya kaçma. Siyasetçi zaten oy verene bakıyor. Bu insanların oy verme hakkı yoktur. O nedenle gündeme de gelmiyorlar. Bizim barış sürecimizde bile arada bir teğet geçiliyor. Neden? Çünkü  barış yaparken bile bunu Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar barış yapacak deniyor. Gerçi Güney’de görece azınlıkların daha fazla hakları var. Hatta şu an kabinede bir Maronit Bakan var. Karoyan gibi yarı Maronit, yarı Ermeni parti başkanı kişiler olmasına rağmen, orda da yeteri kadar 60anayasasının ötesine geçildiğini söyleyemeyiz. AB’nin dayatmasıyla belli çok kültürlülük programları ve bakış açıları geliştirilmeye çalışılıyor. Bizde ise Surlar içerisinde toplanmış 100-200 gencin uğraşları ötesinde bu kavram hiç gündemde değil. Bizde, hep Kıbrıs Türk toplumunun varla yok arasındaki halinin refleksiyonları yaşanıyor. Onun için oradan öteye geçemiyoruz. Biz, o yok olma kaygısı içerisinde başkalarının dertleriyle ilgilenemiyoruz.

15 yıllık bir dönemde Maronitlere köyleri iade aşamasına geldi

SORU: Bu noktada Maronitlere köylerini geri iade etme neden bu dönemde gündeme geldi?

HATAY: Bu dönemde olmadı ki. 15 yıllık bir süreçten bahsediyoruz. İlk olarak Kormacit’in dönüşmesiyle başladı bu süreç. Günlük hayat içerisinde dönüştü Kormacit. Bunlar çok önemli. Diplomasiler, sadece elitlerin yaptığı bir aktivite değil insan diplomasisi dediğimiz,  günlük hayat içerisinde geliştirilmiş, yumuşak, taktiksel diplomasilerle, ve samimi diplomasilerle köylerine sahip çıktılar, köylerini dönüştürdüler. Kullanabilecekleri estürmanlar kısıtlıydı. Bir tanesi kleftiko fırınıydı (kahkaha). Diğeri, misafirperverlikti, sempatiklikti. Bunlar hepsi esntürmandır diplomasilerde. Eskiye baktığımızda gastronomik diplomasiye, Sempozyumlar olurdu eski Yunan’da. Yemeli, içmeli. Hala,onun üzerinden gidiyor elit diplomaside bazı durumlar. Bu insanlar onları kullanarak kendi ihtyaçlarını bir nebze de olsa gidermeyi başardılar ve diğer Maronit köylerine de bir örnek teşkil ettiler. Diğer Maronit köyleri de kapılar açıldıktan sonra aynı talebi dile getirdiler. Benzeri diplomatik ataklar yaptılar. Yine insani bazda, çok aşağıdan gelen taleplerle orada yerel yönetimlerle iyi bir iş birliği kurdular. Siyasetçilere bir şekilde ulaştılar. Tabii bunu yaparken sadece iç siyasetin yanında Lübnan’ın desteğini alarak, Lübnan üzerinden Türkiye Dışişlerine uzanan belli çalışmaları oldu yıllarca. Onlar “ Biz köylerimize geri dönmek istiyoruz. Bizim sizin sorununuzla alakamız yok. Bu Türklerin ve Rumların arasında olan bir sorun. Biz bu soruna kurban gittik. Onun için köylerimize dönmek ve var olmak istiyoruz”dediler. Çünkü, Maronitlerin de en büyük kaygısı Güney’de asimile olduklarını düşünmeleriydi. 1974’te yerlerinden edildikten sonra dağınık bir şekilde yaşamak zorunda kaldıkları için, kendi kültürel kodlarını yaşatabilecekleri ata topraklarından kopuşun getirdiği bir dağılma yaşardılar. Karışık evlilikler çoğaldı. Bir de dillerini unutmalar başladı. 35 yaş altındaki hiç bir Maronit, kendi dilini bilmiyor. Bütün bunlar, yaşandı. Hem bir yok oluş ve bu yok oluşa karşın direniş mücadelesi. İşte onun için bu yüzden kızıyorum “Bu dönemde niye ansızın oldu acaba? Erdoğan başka birşey mi düşünüyor?” gibi komplolara. Bu çok fırsatçı bir siyasi tavır. Bunu yapan bazı siyasetçiler var. Bir aşamada Türkiye’nin Lübnan ile arasında bir diplomasi yaşanmıştır ama bence bu “dönüşün” esas aktörlerinin buradaki köylüler olduğunu düşünüyorum ben.

Aymarina köyü

Aymarina’da hem Kıbrıslı Türk köylülerin, hem Maronit köylülerin akrabalık ilişkileri de var. Her köyün kendi bir de tipolojisi var. Aymarina karışık bir köydür. Kıbrıs’taki tek Maronit-Türk karışık köyüdür. Bu insanlar 1963 yılına kadar birlikte yaşadı. Daha sonra toplumlar arası çatışmadan dolayı köydeki Türkler göç etmek durumunda kalmıştı. 1974’de de oradaki Maronitler kaçmak durumunda kalmıştı köyleri askeri bölgenin içerisinde kalmasından dolayı. Son iki yıldır iki taraf bir araya gelmiş ve taleplerini belli yerlere ulaştırmayı başarmışlardır. Çok muhteşem bir köylülük birlikteliği göstermişlerdir. Gerek askeri yetkililere, gerek hükümete iletmişlerdir taleplerini: “Biz köyümüze dönmek istiyoruz.” En fazla direnç gösteren şimdiki hükümet olmuştur ilginç bir şekilde. 15 yıldır süren bir mücadele sonrası böyle bir karar alınmıştır. Şimdi artık kararın uygulanma aşamasına gelinmiştir. Tabii burada Sayın Akıncı’yı da ilave etmemiz lazım. Sayın Akıncı da en nihayet bu mücadeleyi fark etmiştir, görmüştür ve destek vermiştir. Sayın Serdar Denktaş daha önce Kormacit’te yaptığı desteğin benzeri bir desteği biraz daha utangaç bir şekilde olsa bile en sonunda vermiştir. Olaya en fazla karşı çıkan Tahsin Ertuğruloğlu ve ona yakın bazı bürokratlardı. UBP’den partinin geneli olara da bir destek yoktu ama, en azından köstek Ertuğruloğlu hariç karşı çıkan olmadı. Zaten o da itirazını Çavuşoğluyla yapılan toplantıda geri çekti. Diğer partiler de destek vermiştir söylemsel olsa bile son aşamada. Bu tür toplumlar, büyük siyasetlerin veya çözümlerin  rehinesi de olabiliyorlar. “Barış olana kadar bunlar gelmesin köylerine. Çünkü gelirlerse, statükoyu güçlenir.” Maraş ile ilgili de benzer söylemler: “Eğer Rumlar kendi evlerine dönerlerse hayır diyecekler anlaşmaya.” Yani, hep bir kapsamlı çözüm anlaşmasına endeksli bir beklenti içerisindeki, günlük hayatı dönüştürecek olan adımların ertelenmesini yaşıyoruz devamlı. Bu da onlardan biri. Ondan dolayı15 yıl sürdü burdaki Maronitlerin gerçek anlamıyla en azından daha resmi olarak geri dönüş kararlarının alınması. Çünkü sağcıların milliyetçi ve hatta kafatasçı itirazları yanında daha soldaki partilerin ise taktiksel utangaç bir sessizliği vardı her konu açıldığında.  Bu bir başlangıç tabii. Çok büyük zorluklar bekliyor bizi hala daha her aşamada.

Maronitlere 25-30 bin dönümlük mal verilecek

SORU: Nasıl bir dönüş olacak Maronitlerin dönüşü?

HATAY: Muhtelif tipte dönüşler olacak. Yarım dönüş, bütün dönüş, çeyrek dönüş diyebileceğimiz. 3 ana kategoride toplayabiliriz dönüşü. Tümden dönüş demek, Güney’den Kuzey’e yerleşerek bütün hayatını buraya taşıyacak bir dönüşten bahsediyoruz. Yarım dönüş, emekliye çıkmış, evini Güney’de tutup hafta sonları Kuzey’e geçen, biraz orada, biraz burada yaşar şekilde yaşayan bir dönüş. Çeyrek dönüş ise, ailesinin bir evi vardır ve onun kullanım hakkını alıp ya çözüm olmasını bekleyecek olanlar vardır veya ileriki yıllarda şansını deneyecek olanlar vardır. En fazla sorulan diğer bir soru ise siyasi haklar. Örneğin, oy kullanma hakkı verilecek mi? Bence olması gerekir, eğer Maronitlerin veya başka deyişle gelenlerin öyle bir talepleri varsa tabii. En azından yerel yönetimlerde, çöplerini toplayacak olan o belediye başkanı onlardan oy aldığını bilirse, eminim daha dikkatli hizmet verecektir. Hafta sonu gelecek olanlara oy hakkı verilip, verilmeyeceği tartışılabilir. Hiç dönmeyecek olanlar da olacaktır. Ancak Kıbrıs Türk tarafı mallarını onlara iade edecektir. 25-30 bin dönümlük bir mülk onlara verilecektir. Bizim, 1,5 milyon dönümlük ganimet veya “etkilenmiş mal” torbası içerisinde “etkilenmiş” mal olmaktan çıkacaktır bu mallar. Bu miktar Taşınmaz Mal Komisyonunun bugüne kadar çözdüğü mal miktarından üç misli fazladır. Bu kolay olacaktır çünkü çoğu mallar, yani Maronit mallarının yüzde 90-95’i Kıbrıslı Türk’e verilmemiştir. İçerisinde bir göçmen, Kıbrıslı Türk yoktur. Bunlar çalışılıyor şimdi. İki tarafın iş birliği ile olsa bu daha iyi olurdu ancak şu an bu olmadığı için, tek taraflı başlanıp, daha sonra iş birliği yapılabilir bu konuda. Toplam 4 bin 500 -5 bin civarında Maronit bir topluluk var Kıbrıs’ta. Bunun şu an 250 kişisi Kormacit’te yaşamaktadır. Gerisi Güney’de yaşıyor. Aymarina’ya şu anda beklenilen dönüş yapacak kişi sayısı 50-60 kişi civarıdır. Tam dönüş yapacak olan. Yarım dönüş yapacak olan bir kısım daha vardır. Ama oraya belli yatırımlar yapılması lazım. Bir kısım yatırımlar yapılmıştır. Her iki kültürel mirasın restorasyon çalışmalarında Maronit ve Türk Aymarinalılar birlikte temellere harç atmıştır. Bu da yine birlikte bir yaşamı simgeleyen önemli bir tavırdır. Bence pozitif yolda gitmekteyiz. Komiteleri yakından takip etmeye çalışıyorum. Tabii onların iç çalışmalarını bilemem ama bana gelen duyumlara göre, birçok konuda çözümler üretilmiş ve şimdi karar zamanı olarak hükümetin bu icraatı başlatması için Cumhurbaşkanının bu insanları çağırıp Başbakan ve Başbakan Yardımcısı ile bir istişarede bulunması gerekmektedir. O aşamaya gelinmiştir artık. Bu aşamadan sonra hükümet toplanacak ve eğer yasa geçirmek gerekiyorsa yasa çıkarılacak, tüzük gerekirse tüzük çıkarılacak, bütçe ayırmak gerekiyorsa ayrılacak tüm bunların başlaması gerekiyor. Eğer Eruğruloğlu son dakika sürprizi yapmazsa top Sayın Cumhurbaşkanı’nın önüne gelmek üzeredir.

Tüm kesimler destek vermeli

SORU: “Hade başlayalım” dedikten sonra bu ne kadar bir zaman alır?

HATAY: Bürokrasinin becerisine göre. Tabii,utangaç ve sıkılgan bir şekilde karşı olan bazı bürokratlar da var karşımızda. Gönülsüz bir şekilde iş yapanlar da var. Onun için bütün sivil toplumun ve tüm muhalif partilerin süreci yakından takip etmesi ve baskı oluşturması gerekir daha hızlı gidebilmesi için. Maronitlerin dönüşü büyük resmin yapılmaya başlanmasıdır. O yüzden sürecin iyi takip edilmesi gerekir. O yüzden ben bu süreci çok önemsiyorum. Bu önemli bir deneyim olacaktır hepimiz için. Halk da buna olumlu bakmıştır Türk tarafında.

Ermenilerin durumu daha farklı

SORU: Maronitlerin bu dönüşü Ermeniler için de örnek teşkil eder mi, evlerini talep etmeleri konusunda?

HATAY: Öyle bir süreci başlatsınlar, eminim ki kuzeyde birçok kişi yardımcı olur. Bunu desteklerim. Kıbrıs Türkler ile Ermenilerin arası çok iyi idi 1960’a kadar. 1963 yılına kadar birlikte yaşıyorlardı. Birçok ermeni usta vardı meslek öğreten, ermeni müzisyenler vardı. 1963 yılında iki arada bir derede kaldıkları bir dönemde, yarısından çoğu İngiltere’ye ve Ermenistan’a göç etmek zorunda kalmıştı. Geri kalanlar ise Türk mahallesindeki evlerinden kaçırtılmışlardı. 1974’te ise Girne’de yaşayan Ermeniler yerinden olacaktı. Onların mağduriyeti çok daha yoğundur. Tabii ki Maronit ve Ermeniler arasındaki diğer bir fark Anavatanlarının durumuyla ilgilidir. Ermenistan ve Türkiye arasındaki sorunlar onların yakınlaşmasını daha kolay etkileyebilmektedir. Soykırım meselesi gibi. Öte yandan Lübnan ile Türkiye’nin bir sorunu yoktur, o yüzden Maronitlerde de bir sorunu yoktur Türkiye’nin. Ama buna rağmen Ermeni ve Kıbrıslı Türklerin yakınlaşması için bir takım çalışmalar başlamıştır. En azından sivil toplum bir şekilde belli çalışmalar yapmaktadır. Yüzleşme bunlardan bir tanesidir. Ama bunlar hala daha yeni atılan adımlardır. Yüzleşme, tekrar tanıma anlamına gelir. Bir de çok kültürlülük ve tolerans kavramlarını da iyice irdelemek gerekir. Tolere etmek negativ bir kavram da olabilir. “Pek istemezsin ama tolere ediyorsun” Biz daha çok hoşgörü kavramı üzerinden gitmeliyiz belki de ya da  “olumlu tolerans,” diyebileceğimiz; tanımak, kabul etmek ve onun yaşaması için destek anlamına gelen bir tolerans kültürü. Çok kültürlülüğü toplum arasında devamlı tartıştırmamız gerekir. Yaralı bir toplum olan Kıbrıs Türkü hep kendi acısını ön planda tuttuğu için maalesef biraz kendinden olmayanlarla iletişim kurmada biraz zorluk yaşamaktadır.

Kimlik öğretilir

SORU: “Kıbrıslı” kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz?

HATAY: Her türlü kimlik,kurgulanır, öğretilir. İnsanlar ırkından dolayı bir kimliği alamaz. İnsanlara kimlik söylenir, öğretilir “sen şusun, busun” diyerek. Efsaneler yaratılır, mitler çıkarılır, geçmişe dönük referanslar bulunur. İnsanlar 19’uncu yüzyıldan sonra bu ulusal ve etnik kimliklere önem verip bunu artık siyasetin ana merkezi haline getirmişlerdir. Kıbrıslılık bir Coğrafi aidiyet olabilir ama etnikleştikçe diğer milliyetçiliklere dönüşme potansiyeli taşır.

Başka kimliklere de saygı gösterelim

SORU: Çok kültürlülük şu anda toplumumuzda çok fazla tartışılmıyor. Bu noktada nasıl bir çağrınız olur?

HATAY: Biz eğer kendimize saygı duyulmasını istiyorsak, ne kimliği istersek olalım. Kıbrıslı olalım, Türk olalım, Kıbrıs Türkü olalım, Kıbrıslı Türk olalım, Kıbrıslıtürk, Kıbrıslı olalım. Herşey olabiliriz. Bu sonuçta kendi tahayyülümüzün ürünüdür. Bunun için çalışabiliriz de. Ama biz kendi kimliğimizi talep ederken, başkalarının kimliklerine de saygı gösterip, onların kimliklerini de doya doya yaşamalarına, bizle birlikte adeta bir mozaik gibi yaşamalarını sağlamamız gerekmektedir. İşte o zaman bizim kendi kimliğimiz de bir şekilde oturur diye düşünüyorum.