‘’Düdük’’ çalmak üzeredir.
Bu belki Kıbrıs sorununun çözümüdür.
Ya da bilmediğimiz bir yolculuğun varacağı nokta ile ilgili bir tahmine karşı pozisyon alınmıştır.
Türkiye’deki iktidar partisinin Kuzey Kıbrıs’a yaklaşımı futbol maçındaki uzatma dakikalarındaki duruma benzemektedir.
Uzatma dakikalarında sahada ve tribünde her şey artık mubahtır havası eser.
Kuzey Kıbrıs’ın kendine münhasır statüsünden dolayı anlaşma olsun ya da olmasın, normal şartlarda olamayacak fırsat kapıları yakalanmıştır havası vardır.
Kimin nezdinde?
TC hükümeti ve onların çevresinde rant için Kıbrıs’a ilgi duyurtulan iş çevreleri nezdinde.
Sonunda da Kıbrıs sorununu Rum’la çözecek olan da bu rant ihtimalinin yaratacağı baskı bile olabilir. Bunu da not edin.
Türkiye’nin penceresinden bakınca Kuzeyde olan biteni anlamak açısından birinci sebep gelecekle ilgili rantın kokusudur.
İkinci sebep Kıbrıs Türküne olan güvensizliktir.
Türkiye deki siyasi irade geçmişi değil ilerisini düşünerek Kıbrıs Türküne güvenmiyor.
Bu konuda geçmişinde referans olarak gösterilecek kompleksi olmasa da partiler üstü bir şekilde her Kıbrıslı Türkün kimyasını da Türkiye tarafından gelen bu ‘’güvensizlik’’ söylemi bozuyor.
Bozuyor çünkü adayı İngiliz’e kiralayan Osmanlıydı.
Bozuyor çünkü 50’li yıllarda “bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yoktur” ya da daha da yakın tarihlerde getirdiği ambargo ve ekonomik yük açısından ‘’keşke hiç olmasaydı’’ imasında bulunan da Türkiye hükümet yetkilileriydi.
Tüm bunlara ve daha nice söylenenlere rağmen ‘’Türk’’ olma aidiyetini, kendi kendine bırakıldığı günlerde bile hiç gönül koymadan dirençle savunan da Kıbrıs Türküydü.
Suyun yönetiminde Türkiye ile Kıbrıs Türkü arasında ‘’yönetemezsin – yönetebilirim’’ tartışmasının çıkmasındaki kök sebep bu ‘’güvensizlik’’ iması ve söylemidir.
Konu aslında yönetim yetkinliği ile ilgili değil Kıbrıs Türküne olan güvensizlik ile ilgilidir.
Anlaşma olması durumunda Kıbrıs Türkünün arkasına dönüp bakmadan bir anlaşmaya yürüme ihtimali ile ilgilidir.
Yunanistan ve İngiltere’nin geri adım atmalarıyla ada ile ilgili olası garantörlüğünün ‘’sulandırılma’’ ihtimali de Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetini ciddi şekilde artırmıştır. Akıncı-Anastasiades’in ‘’biz her konuda anlaştık bir tek garantörlük ve Türk askeri konuları kaldı’’ demelerine karşı alternatif siyaset üretme ihtiyacı vardır.
‘’Garantörlüğümü sulandırırsanız ben de adadaki vananın başına çadır kurarım’’ yaklaşımı bundan dolayıdır. Kıbrıs Türkünün yönetim yetkinliği ile ilgili gelip geçici bir hesap değil bu.
Kıbrıs Türkü de adaya suyu getiren Türkiye için bunun stratejik bir hamle olduğunu bilmezmiş gibi ben yönetmeliyim diye konunun üstüne gittikçe Kıbrıs Türküne olan ‘’güvensizlik tezine’’ hizmet etmiş oluyor.
Kamuoyu önünde bu konunun üstüne giderek Türkiye nezdinde ‘’baksanıza yaptıklarına Kıbrıs Türküne güven olmaz suyun tüm kontrolü bizde olması gerekir’’ tezini teyit edilmiş oluyor.
Türkiye’nin, Kuzeyde ‘’ağabeylik’’ yerine ‘’ağalık’’ yaparak tesviye değil tasfiye içgüdüsüyle kurumlarımızı ortadan kaldırması veya özelleştirmesi de yine ayni ‘’güvensizlikten’’ dolayıdır.
Olası bir anlaşma sonrası herhangi bir dış sermayesinin Kıbrıs Türkü ile ortaklık kurarak alım ya da yatırım yaparak kurma ihtimali olan her şeyi ben bu kadar senedir buradayım, akıttığım paranın hattı hesabı yok diyerek yalnızca kendi iş adamının almasını istemektedir Türkiye. Suyun yönetimi ile ilgili yaklaşım da bu zihniyet ve tezin ürünüdür.
Türkiye’nin gelecekteki ‘’milli çıkarlarını’’ işin içine Kıbrıs Türkünü katmadan sağlama alacağını düşünmektedir siyasi irade.
Tüm bunlar yapılırken söylenen nedir?
Kıbrıs Türkü ‘’güvenilmezdir’’ diyemiyorlar.
Ya ne diyorlar?
Kıbrıs Türkü ‘’tembeldir’’, ‘’iş bilmez’’ ve dolayısıyla ‘’yönetemez’’ deniyor.
Halbuki bu söylem yerine Türkiye’nin milli çıkarları için yerli ve Türk iş adamlarının özelleştirme ve tartışma konusu olan su yönetimi dahil ortak yatırımlar için ortaklıklar oluşturmalarına zemin hazırlayarak yönlendirmek daha doğru bir adım olmaz mı?
Suyun yönetimi ile ilgili kurulacak şirketi de adada ya da ada dışındaki Kıbrıs Türk özel sektörünün ve hatta halkının da katkı yapacağı oranda ortak olacağı bir şirket haline getiremez miyiz?
Akıl ve mantık bunu söylüyor.
Ama dedim ya uzatmaları oynuyoruz havası var.
Havada da buram buram rant ve Kıbrıs Türküne olan güvensizlik kokusu hakim.
Bundan dolayı da işi her ne pahasına olursa olsun sağlama alma içgüdüsü hakim davranış oluyor.
İlerisi için bu yaklaşımın ne kadar yanlış olduğunu, kamuoyu üzerindeki uzun vadeli etkisini, bütünü düşünen, düşünse de kafaya takan yok mu?
Kıbrıs Türkü tüm bunları gözlemleyip kendisine hem ‘’besleme’’ hem de ‘’güvenilmez’’ diyen zihniyete arkasını dönüp içine sinmeyen bir anlaşmaya doğru yürüdüğünde Türkiye Kıbrıs’ı kaybetmiş olacaktır.
































