Meksika

25 Mayıs 2018 Cuma | 13:00
Gotik işlemeli taş duvarlarıyla Metropolitan Katedrali, Zocala (Anayasa) Meydanı’nın Kuzeyinde yer alır

Meksika, kuzeyi ABD,  batı kıyısı Atlas Okyanusu, güneydoğusu Guatemala ve Belize’ye sınır, Türkiye’nin iki katından daha büyük yüzölçümü ve 123 milyon nüfusuyla federal bir cumhuriyet.

İspanyolcanın kendine has bir aksanla konuşulduğu, başta Latinler olmak üzere rengarenk kültürel sahip. Dünyanın en eski uygarlıklarından Aztek ve Maya medeniyetlerine ait antik harabeleri ve açık hava müzeleriyle, UNESCO’nun Dünya Mirasları listesinde kıtanın birinci ülkesi…

Doğu cephesinde bir başta bir başa Ulusal Saray’ın uzandığı, ortasında dev bir Meksika bayrağı bulunan başkent Meksiko City’nin Zocala Meydanı, Amerika kıtasının en büyük, dünyanın ise üçüncü büyük meydanıdır.

ZOCALA MEYDANI

2018’in ilk ayının bir gece vakti vardığım 9 milyonluk nüfusuyla başkent Mexico’nun en ünlü yeri, Zocalo Meydanı. Pekin’in “Tiananmen ve Moskova’nın da Kızıl Meydanından sonra dünyanın 3’ncü en büyük meydanı. 

Gece çıkıp dolaştığımız loş ışıklar altındaki meydan, ıssız denecek kadar tenhaydı.

Koskocaman alanda devriye gezen birkaç silahlı polis ve meydandan gelip geçen birkaç yaya dışında kimsecikler yoktu. 

Kuzey cephesinde yer alan Metropolitan Katedrali, doğu cephesini bir baştan bir başa kaplayan Ulusal Saray, güneyinde Federal Parlamento binası ve meydanın batı kıyısında kaldığımız otel ile dükkanlar yaklaşık dört yüzyıldır pek değişmemiş.  Meydanı dolaşırken biraz Meksika tarihi ve biraz da hayal gücüne sahipseniz eğer, kendinizi bir zaman tünelinin içinde gezinirken tahayyül etmeniz hiç de zor değil.

Otel odamın minik balkonu Zocalo Meydanına açılıyordu. Yağmur yağmasına rağmen gece yarısına kadar meydanı neden yıkadıklarına akıl sır erdiremediğim işçilerin bağırmalarıyla makinelerin gürültüsünden gözüme uyku girmedi.

 

BAYRAK TÖRENİ

Ertesi gün sabahın köründe üç askeri kamyon gelip katedral binasının önünde park etti. İçinden silahlı askerler indi ve Zocala Meydanının dört bir köşesine dağıldılar. Belli ki meydanın güvenliğinden sorumluydular. Saat 8.00 olunca askeri bando eşliğinde Ulusal Saray’ın meydana açılan büyük ve ihtişamlı kapısından sert adımlarla bölük-bölük çıkan askerler meydanın ortasındaki kocaman bayrak direğinin etrafında kare biçiminde dizildiler. En son, omuzlarında rolo biçiminde dürülmüş Meksika bayrağıyla bir manga asker, meydanın ortasındaki bayrak direğinin yanında gelip hazırola geçmesiyle, askeri bandonun Meksika milli marşını çalmaya başlaması da bir oldu. Ağzında yılan bulunan kartalıyla kırmızı-beyaz-yeşil devasa Meksika bayrağı elden ele kayarak büyük bir dikkatle dev bayrak direğine çekildi. Bayrağın en küçük bir yeri dahi yerle temas edecek olursa manga tümüyle büyük bir cezaya çarptırılırlarmış.

İnsanoğlu bayrağı icat etmiş. Sonra da icat ettiği o boyalı bez parçasına büyük değerler atfetmiş! Hem de kendi soyunu cezalandıracak kadar.

Alanda binlerce turist. Kimi pür dikkat bayrağın göndere çekilişini izliyor; kimi kamerayla görüntü alıyor. Her sabah ve her akşam bayrak çekme ve bayrak indirmek törenini izlemek ve görüntülemek için alana binlerce turist toplanıyor. Bir zamanlar ülke vatandaşlarına milli heyecan katmak için düzenlenen bayrak töreni, günümüz Meksika’sında turizme katkı sağlayan bir eğlence objesine dönüşmüş gibi.

GÖSTERİCİLER

Öğleye doğru Meydan’da pankartlarıyla 70 civarında bir grup gösterici beliriverdi. Yakın zaman önce depremde evlerini kaybetmişler. Hükümetin kendilerine verdiği toplu konut inşa etme sözünü yerine getirmesini istiyorlar. Bunun için de haftada bir gün gelip Zocala Meydanının bir köşesinde gösteri yapıyorlar. Bu hafta yine ellerinde pankartları, bu kez yolun ortasına dizilmiş göstericiler, en önde megafonla slogan atan kadına eşlik ediyorlardı. Önceleri olaydan uzak duran sayıları daha kalabalık polis grubu, göstericilerin iki yanında dizilip ağır-ağır onları yoldan kaldırımın üzerine çıkardı. Böylece meydanın bir köşesinde tıkanan otomobil trafiği de açılmış oldu. Az sonra göstericiler pankartlarını dürüp meydandan ayrıldılar. Her şey o kadar düzenli, naif ve barışçıl oldu ki!

 

SAĞANAK YAĞMUR ALTINDA ZOCALA MEYDANI   

Akşamüzeri öyle bir sağanak yağmur bastı ki; ne meydandaki yüksek sandalye ve şemsiyeleriyle ayakkabı boyacılarının tezgahları, ne laternacı, ne kaldırıma serdiği efsunlu otları satan Kızılderili büyücü, ne turistik malzeme satan işportacılar ve ne de turistler! Zocala meydanındaki kalabalık başlayan sağanakla bir anda boşaldı. Polisler de meydanı çevreleyen binaların üzeri kemerli taş yapıları altına sığındılar.

Az sonra ve o sağanak yağmurun altında, bir manga askerin yayından çıkan bir ok gibi boşalan meydanın ortasına doğru koştuklarını gördüm. Yağmur sıktıkça sıktı. Bir komutan, meydanın ortasında inen dev bayrağı omuzlarına yüklenmeye hazırlanan askerlere, el kol işaretleriyle zart zurt emirler yağdırdı. Bir manga asker, yağmura rağmen pür dikkat bayrağın tek bir ucunu meydana değdirmeden omuzlamaya odaklanmış. Yağmurdan göz gözü görmez bir havada direkten ağır ağır iner ve bir manga askerin omuzlarından kayarken, ani bir rüzgar esti… Bayrağın yeşil ucu bir an için meydana değip kalktı. Birkaç saniyelik bir olaydı ki anında makinenin düğmesine basamadığım için de o bayrağın yere değme anını ıskaladım. Ama o yağmurda o bir manga askerin, kare-kare, sırılsıklam bir halde bayrağı nasıl omuzlayıp götürdüklerini görüntüledim.   

Böylece Meksiko city’de başkentin göbeğinde bayrak yere düşmemiş vatan da bölünmemiş oldu.

On dakika sonra yağmur durdu, hava açtı.

N’olurdu yani on dakika daha bekleselerdi. E ama boşuna dememişler “askerliğin başladığı yerde mantık biter” diye.

 

OSMANLININ MEKSİKAYA HEDİYE ETTİĞİ ÇİNİLİ SAAT KULESİ

Geçtiğimiz yüzyılın başında, Meksikalılara Osmanlı dostluğunu kanıtlamak için, Sultan Reşat tarafından Meksika’ya bir “çinili saat kulesi” hediye etmişler. Saati bulmakta o denli inat ettik ki, gecenin o karanlığında bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında subba sucuk ıslandık.

Nihayet uzayıp giden Bolivar Caddesi’nin bir köşesinde, üzerinde ‘La Colona Otomana a Mexico. Septembre de 1910’ (Osmanlı’dan Meksika’ya. Eylül 1910) yazılı yüzyıllık Osmanlı saatiyle karşılaştık. O an, sanırım başkent Mexico’ya seyahatimizin “tadı damağımızda kalan” unutamayacağımız en güzel an(ı)lardan birisi oldu.

Saatin hikayesine gelince: 1909 yılında Meksika Emiliano Zapata ve Pancho Villa adlı iki halk kahramanının ünlendiği çalkantılı bir devrim yaşar Meksika. Ardından da İspanya’dan bağımsızlığını aldı. Bunun üzerine Osmanlı Sultanı Reşat, Meksika’ya bir armağan vermek ister. İstanbul’da saraydaki mühendislerine bir saat yapmalarını emreder. Birkaç ay sonra Osmanlı Barok Stili ile süslenmiş eski Türkçe kadranlı ve İznik Çinileriyle kaplı bir saat hazırlanıp Meksika’ya gönderilir. Yüzyılı aşkın bir zamandır Bolivar caddesinin bir köşesinde ve hala çalışıyor. Mexico City’liler kimi zaman birbirlerine ‘Osmanlı Saati önünde buluşalım’ diyerek randevu verdikleri oluyormuş. Osmanlı mimarisinin yüzyıllık çizgilerini taşıyan Çinili saat, aradan geçen yüzyılda başkent Meksiko’da yaşamın bir parçasına dönüşmüş.

Yaşamının önemli bir bölümü acılar içinde geçen ressamı Frida’nın yine kendisi tarafından çizilen resmi, müze haline getirilen evinin duvarında asılıydı

FRİDA KAHLO MÜZESİ

Annesi bir Kızılderili babası bir Macar Yahudisi olan Frida, 6 yaşında çocuk felci olur ve yaşamı boyunca incelmiş bir bacakla yaşamak zorunda kalır. Ancak daha kötüsü, bindiği otobüsün bir tramvayla çarpışmasıyla 32 ameliyat daha geçirir, çok acılar çeker.  Ama bu trafik kazası onun yaşamını da değiştirir. İki yıl bağımlı kaldığı yatağında, babasının tavana astığı bir aynaya bakarak kendini çizer, resim yapmaya, ressamlığa soyunur. İki yıl sonra yataktan kurtulup yeniden yürümeye başladığında, “bir ressam olarak doğdum” diyecek kadar iddialı resimler e sahiptir.  

Yalnızca bir ressam olarak değil, aynı zamanda bir feminist ve bir komünist olarak da asılır yaşama. Troçki dahil aşkları ve aşıkları olur. Kendisini aldatan kocasını aldatmaktan, eleştiren erkeklere de, size iyi geliyorsa eğer öyleyse “ben bir fahişe olarak doğdum!” diyecek kadar da korkusuzca diklenir. Meksika’nın Michelangelo’su, dönemin ünlü ressamı Diego Riverayla tanışıp evlenir. Ayrılır. Ama aşık olduğu kendinden yaşça ve vücutça misliyle büyük (Fridanın babası bir Fil ile evlendiğini söylerdi) bu adamla yeniden evlenir. Bu onun ressamlığına da iyi gelir. Diego’nun duvar resimleri (murals) çalışmak üzere davet edildiği ABD’de, açtığı resim sergisi ilgi gören Frida, yaşarken hem şöhreti hem de serveti yakalayan dünyanın sayılı ressamlarından birisi olur.

Picasso, Frida’nın çizdiği resimler için “biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz” diyerek hayranlığını ifade etmiş. Frida’dan sonra ölen eşi Diego tarafından saklanan eşyaları, 2004 yılından itibaren, sanatçının yaşadığı ve Frida Kahlo Müzesi adını alan, Koyakan Mahallesindeki evinde sergilenmeye başlanmış.

Her yıl 25 bin kişi tarafından ziyaret edilen bu mavi duvarlı eve vardığımızda önünde upuzun bir kuyrukla karşılaştık. Biletimizi daha önce internette almıştık. Buna rağmen onun da kuyruğu vardı.  Aslında Frida’nın evi bugünün koşullarında çok kullanılışlı, büyük ve güzel.

Müzeye gelince. Bir ev ancak bu kadar çok güzel müzeye dönüşebilir. Tabloları, boyaları, yatağa bağımlıyken, yatağının üzerinde kendisini çizmeye yarayan tavana asılı aynası,  tekerlekli sandalyesi, Diego ile fotoğrafları, mektupları, ömrünün sonuna doğru kesilen bacağının yerine takılan protez bacağı, ayakkabıları, eldivenleri, parfümleri, yatağının başucuna sıraladığı heykelcikleri…

Eşyaları öyle bir sergilenmişti ki… Evini gezerken sanki de Frida az sonra bir odadan karşıma fırlayacaktı. Ya da bana öyle geldi. Muhteşem bir iç avlusu vardı. 1920 yılında tasarlanmış iç mimarisinin ne denli büyüleyici güzellikte olduğunu anlatmak için, müzeyi ziyaret edenlerin deftere not düştükleri hayranlık belirten yorumlarından anlaşılabilir.

Müzesi kadar etkisi altında kalmayacak olsanız da, başrolünü Selma Hayek’in oynadığı “FRİDA” filmini yine de görün derim. O zaman eminim Meksiko city’e gitmek için bir nedeniniz daha olacaktır.

Ulusal Saray’da fıskiyeli iç avlu.

ULUSAL SARAY

1529 yılında İspanyol komutan Cortez’in emriyle inşa edilmiş. Meydana cephesi 235 metre olan sarayın en çok etkilendiğim yanı, Sarayın iç avlusuna bakan ve İspanyollar gelmezden önce ve geldikten sonraki dönemde adeta Meksika’nın tarihinin anlatıldığı duvar resimleriydi. Özellikle de Diego Rivera’nınkiler.

Bu arada Ulusal Saray’ın iç avlularını bir birine bağlayan ve kimisi minik park görünümünde birbirinden güzel küçük bahçeleri, taştan fıskiyeli havuzu ve kemerli balkonları da hiç şüphesiz ihtişamını öne çıkarıyordu.