Bi’defa peşinen söyleyim; Taraftar başka, seyirci başka. Taraftar müşteridir. Kulübüne düzenli olarak madde cinsinden katkı sağlar. Seyirci ise adı üzerinde arada bir takılan ve de saldım mevlam çayıra modunda maçı ara ara izleyen bi’futbolseverdir. Şahsen öyle körü körüne takım tutan bir futbolsever değilim. Eskiden Türkiye Süper Ligi’nin çok iyi bir takipçisiydim ama Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu yönetim kurulu üyeliği ve Merkez Hakem Kurulu başkanlığımız döneminde sıkça Türkiye ziyaretlerimiz oldu. Bu üç yıllık süre zarfıda oradaki futbolcuların ne mal olduğunu yakından gözlemledik hatta ve hatta bazen de tamamen bu çerçevede akraba olduk. O yıllardan sonra formadaki armayı veya bayrağı öpmeleri gözlerimizle(!) gülümseyerek izledik. Yenilgi sonrası bi’kaç saaat sonra ya telefonda oyun oynamalar ya da kulaklıktan şarkı, türkü ve de o akşam ‘kim, kiminle, kaç kere’ merkezli hoş sohbetler ve de ‘alevli meyveler’ organizasyonu yaptılar gençler. Haklarıdır, yılda 10 milyon Euro çeviren bi’genç o saatten sonra n’apsın? E hâl böyle olunca da bırakın taraftar (müşteri) olmayı, seyircisi bile olmaktan vazgeçtim o şike soslu süper ligin. E döndük bizim lige ama orda da mâlum beklendik bir performans farkındalığı yok. Bu aralar sırf medyadaki görevimizin hat’rına takılıyoruz bizim lige, birçok spor gazetecisi arkadaş gibi. Neyse, Beşiktaş Çarşı’nın ünlü deyişi; “Erkek adam renkli takım tutmaz” diyen taşfırın erkek hâlleri var ya, bu durum artık futbol âleminde geçmiyor. “Kadınlar futboldan anlamaz” mı? Yine geçiniz. Yüzyılın erkeği, özellikle de bir zamanlar dişi rengi olarak lanse edilen pembe rengi; her kıyâfetinde veya aksesuarında taşıyor artık. Kadınlar da pekâlâ en az erkekler kadar futboldan anlıyorlar bildik. Tabii anlamak isteyenler için bu durum geçerli! Futbol artık basit bi’oyun oldu şu anki teknolojik dönüşüm sayesinde. Artık herkes bi’kulağından tuttu bu şölenin. Kimisi istatistiki yönünden, kimisi endüstriyel, kimisi siyasal, kimisi medya, kimisi teknik ve taktik, kimisi ise aidiyet boyutunda futboldan anlayan bi’yapıya büründü. E durumlar da böyle olunca kıyısından köşesinden bu dallara tutunmaca ve tonlarca parayı götürmece pozisyonlarına daldı. Neyse, 80’li yılların başıydı. Hani şu tek kanallı siyah-beyazlı yıllar. Büyüklerimiz TRT ekranlarında artistik buz pateni şampiyonalarını görmek için sabahlara kadar kan çanağı gözlerle oturup beklerlerdi, her ne hikmetse(!). O yıllarda şimdiki gibi enformasyon bombası yoktu. Gündüzleri erkek dergileri, geceleri ise o şampiyonalar vardı mâlumunuz üzere. Bi’yaz gecesinde karpuz hellime iştirak ederken, bir baktık ki latin ağızlı bir sunucu; “Goooooolllll, goooolllll, Armando Dieego Maradona” diye bağırmıştı. Ekrandaki kısa boylu ve iri bir futbolcu, golleriyle rakibi yalnız başına yıkmıştı. İşte o gece dünya futbol tarihinde Pele’den sonra yeni bir çağ açılmıştı. Arjantin’in halk kahramanı Maradona yeryüzüne gelmiş geçmiş en müthiş futbolcu kanımca. Kimisi için Pele, kimisi için Cruyff veya birçoğumuz için uzaylı Messi veya Ronaldo bu sıralamanın başına konabilir ancak şahsen Maradona’yı tek geçerim. Ekselansları Maradona’nın müthiş yeteneği yanında istenmeyen tutum ve buna bağlı davranışlarıyla da karşılaştık. 1982 yılında Brezilyalı Batista’ya attığı tekme, 1986’da İngiltere’ye eliyle attığı gol sonrası “Tanrının Eli” diye niteleyip “Falkland Adaları’nın intikamını aldık” söylemi, 1990’da Arjantin Milli Marşı’nı ıslıklayan İtalyanlara karşı sarfettiği küfürler ve mâlum uyuşturucu bağımlılığı. Yıllar geçti ama bizim adamım yine sahnelerde gündem yapıyor. Hafta içi verdiği röportajda; “Siz, futbolcularımın stres altındayız demelerine bakmayın. Tonla para götürüyorlar. Tabi bunun yanında da şan ve şöhret de cabası. Esas stresli olanlar ekmek parası için sabah 5’te evden çıkıp, gece 8’de eve dönen ve geleceğiyle ilgili herhangi bir planı olmayan gariban işçilerdir” diye açıklama yaptı. Ekselanslarına katılıyorum ve de ülkelerine üç kuruşluk yardımı esirgeyen maskeli balonun sahte yüzleri olan figüran futbolcular ve de kulüpler yüzünden futboldan soğuyorum. Hani şu Karagöz ve Hacivat sunusu varya, görünmez bi’el arkadan iplere bağlanmış figüranları oynatıyor. İşte durumumuz tam da bu süreçte devam ediyor. Sonuç mu? Run baby run now. Her gün 16 kilometre koşuya devam…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























