Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Lüzinyan girdiğiniz bir sokaktan, Venedik çıkardınız…

İngiliz adaya geldiğinde önce Baf Kapısı’ndan bir geçit açmıştı.

Ki yıl 1879’du.
Artık kapılar kapanmayacak, Lefkoşa kalekent özelliğinden çıkacak, dışarıya çevreye yayılacaktı.

Yayıla yayıla bu hale geldi…

O avlular, sündürmeler, o dar sokaklar akılda kaldı.

Bu gidişle bir müddet sonra onlar da hatırlanmayacak,
Çünkü öyle akıl kalmayacak…

Eskiden de gelip geçenlerin ilgisini çekmişti adanın özellikleri.
Birçok yazar evlerin mimari yapısını, kendine özgü iç mekanlarını anlata anlata bitiremez.

Varlıklı olan insanların evlerinde taştan su hazneleri ile Türk hamamları süslerdi avluları.
Hanaylı köşklü evler uzun sundurmalara sahipti ki, rüzgarlar bir tarafından girer bir tarafından çıkardı.

Birçok kültürün üst üste, yan yana, iç içe olduğu bir adaydı burası.
Bir evin altı Lüzinyan ise üstü Türk.
Solunuz İngiliz ise, sağınız Venedik.
Bir sokak bazen baştan başa Osmanlı-Türk,
Bazen bir yarısı İngiliz, bir yarısı Helen.
Diyeceğim,
Bir sokağa Lüzinyan girer, Venedik çıkardınız…

Onca medeniyet surlarına, evine, taşına, toprağına damga vurmuştu ki insanlar da bundan nasibini alacaklardı.

Aslında abartılacak bir yaşam tarzı yoktu.
Kendine özgüydü.
Kapalıydı.
Eşi, dostu, komşularıyla yaşardı insanlar.
Bir de avlusunda ağaçları, saksılarda çiçekleriyle.
Demir karyolaları, taş tekneleri ve sokak çeşmeleri ile.
Şimdi uzaklardan bakıldığında maziye,
Bu yüzden geriye o çiçekler kalır ve o taş tekneler sadece.

Ki o evlerde o demir karyolalarda doğmuştuk,
Ki o avlularda ölülerimizi bekletmiştik doğrusu huzur içlinde.

Geriye ne kalır ki?

İngiliz döneminde Lefkoşa dışarıya yayılırken Surlariçi bozulmamıştı.
1974 yılına kadar bütün özelliklerini korumuştu şeher.

Bu tarih bizim neslimize denk gelir.
Ki doğrusunu söylemek lazım bu nesildir mangalda kül bırakmayan.

Okumuş; gün görmüş bir nesildir…

Gün görmemişti insanlar o nesil büyümüzden önce.
Ama her şey daha düzenliydi ne bileyim bir sevgi yumağı içinde sanki.
Belki bu yüzdendir yürek sızısı.
Şairi paramparça eder.
Bir türlü aklından çıkmaz o silik sönük anılar.
Hani ne kadar anlatsan anlatılmaz.
Ama bazen tek satırda ifade edilir:
“Çocuk tenimi nar ağacına asıp gittim…”

Sonra devam eder adeta türkü gibi:
Bir daha avludan geçmedim geceleri
Ay takılmadı bir daha bademin dalına
Ben bir kez gittim
Hasret kaldım çocukluğuma…
(Şiir: Havva Tekin)