Köşe Yazarları

LÜTFİ ÖZTER… YANAN ORMANLARIMIZ… KAÇIINILMAZ SAVAŞ!







(ÖNCE Lütfi Özter’i anmak isterim.. Uzun yıllar  ve hatırı sayılır bir zaman diliminde “sendika sendikacılık, emekçi işçi” odaklı sohbetlerimiz olduydu..  Bir ara hatta uzunca süre arkadaşım Özer Raif ile  birlikte kendisinin programladığı bir TV programına katılıyordum. Heyecan dolu bir arkadaştı.. Önce kendisi konuşur Sosyal Sigortalarımızın sorunlarını didikler sonra sözü bize verirdi. Sazlı sözlü bir programdı. Galiba Genç TV’de..      Rahmetlik Necati Taşkın ekolündendi.. Erken öldü.. Kendilerine Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı dilerim. Allah rahmet eylesin..                                                               ***                                                         GEÇEN HAFTA BİR ORMAN DAHA YAKTIK! Ki ne zaman yanan bir orman  haberi işitsem  gözlerim yaşarır, ağlamak isterim. Çünkü siz de bilirsiniz:                                               ORMAN  sadece ağaçlardan ibaret değildir. Yazmaya bile gerek yok böcekleri sinekleri, solucanları kuşları, mantarları şifalı otları, yabani hayvanlarıyla bir canlı organizmadır.. İçinde “yaban hayatını” barındırır..




Dahası bir ülkenin güzelliğidir ormanları.. Yeşilidir, solunacak oksijenidir..



Üstelik öyle kolay kolay  yanıp kavrulacak kadar da narin ve çaresiz de değildir.. Eğer bir insanın sorumsuz ve hain  elleri o yakıcı kıvılcımı çakmazsa orman yanmaz!  Kısaca yakarlar, insanlar yakarlar!

…NE VAR Kİ KKTC Güney’e nazire öteden beri hep  orman fukarası oldu!                                                                                 Nitekim rahmetlik babam anlatırdı:  Dünya savaşlarında  henüz gemiler buharlı makinelerle çalıştırıldığı için savaş veya ötesi yolcu, nakliye gemilerinde yakılması için ormanlar kıyılır, koruluklarına kadar kesilen ağaçların tomrukları odun haline getirilerek  sığır, at arabaları yada develerle  Mağusa limanının rıhtımına taşıttırılırmış.  Orman ağaçlarından oluşan o tomruklar daha sonra odun haline getirilir sivil ve askeri gemilerin  makine dairelerindeki fırınlarında  yanarken gemilerin hareketlerini sağlarlarmış..

BABAM  bilmeden “buharlı gemilerden” söz ediyordu. Ki Mağusa’dan Lefkoşa’ya, oradan Omorfo’ya kadar tren raylarıyla döşeli güzergâhta da   lokomotifler odun kömürleri yakarlardı…

Sonunda ucunu yetiştiğimce her halde petrolle hareket etmeliydi ki adına “torolli” dediğimiz lüks yolcu treni de  konduydu seyrüsefere…                                                                                                               ***

YANİ KIBRIS’TA ORMANLAR HER ZAAMAN KIYILDI! Kalanlar da her halde “orman fukarası” olmalılar!

“Kalanlar” dedim.. Son felaketi geçtiğimiz hafta yaşadık. Mersinlik bölgesinde çıkan yangın canlarımızı ciğerlerimizi yakarak yandı! KKTC zaten ağaç fukarası bir coğrafya.. Olanlarına da geçen hafta kıydık!

VE ardından çözümsüz kalmış öteki tüm sorunlarımızda olduğu gibi yetkili yetkisiz, sorumlu sorumsuz,  olancamızla birbirimize nasihatler çektik, önerilerde bulunduk, dahası birbirimizi suçladık kıyasıya!

OYSA şuydu büyük gerçek: Ne yangınlara anında müdahale edecek kadar Devlettik  ne ötesi doğal afetler karşısında gerekli tedbirleri alacak kadar donanımlı  ve organizeydik. Ki sorayım:

ARTIK HATIRASI KALDI. Neredeydi o bir zamanlar periyodik aralıklarla  tatbikatlarına katıldığımız “Sivil Savunma örgütleri..”

Aldık, tedarik ettik, edeceğiz dediğimiz “yangın söndürme uçak ve helikopteri!”

Hatta hangi orman alanında anında devreye sokulacak su depoları, havuzlar!..                                                        BİLİLİYORUM: “Git be işine sen de” diyorsunuz! “Hangi, Devletten hangi olanaklarından, hangi paradan, plandan söz ediyorsun!”

Haklısınız! Hâlâ devlet olamadık!   İşte 48 yıldır kara bahtım kör talihim dediğimizce o meşum “Devletsizlik!” Tanınmamışlık! Dolayısıyla dünyadan tecrit edilmiş bir garip toplum!

Geçiyor ve yangınlar kadar yakıcı, yıkıcı, bir başka doğal afete bakıyorum:                                                                                                                          ***                                                        GÜVENİLMEZ RUM YUNAN İKİLİSİNE! Aslında dünyada hiçbir devletin aralarında ittifaklar oluşturmalarına karşın, birbirlerine güvenlerinin kalmadığı hınzır bir dünyada yaşıyoruz artık!

Rusya-Ukrayna savaşına bakın. Yan yana komşular..  Slav kökenli bu ülkelerin  birbirleriyle dostça ilişkilerde barışçı ve sosyoekonomik yönden kendilerine faydalı olacak ilişkiler kurmaları gerekmez miydi? Aksine:

Kıyasıya savaşmaları bir yana zararları sınırlarını çoktan aştı hatta dünyayı da sardı! Şöyle ki artık enerjiden Buğday ağırlıklı gıdaya kadar dünyanın bir yarısı büyük  sıkıntı içinde! Yarattığı ekonomik olumsuzluklar ise tüm dünyayı etkilemiş!

BÖYESİ dünya olayları aklımıza her zaman Kıbrıs ve sorununu getirir.. Ayni adayı paylaşan iki halk. Tarihi boyunca didişip dıurdular! Artık yeter dedikleri yerde birbirlerinin ellerini sıkıp ortak devlet kurdular iki yıl  dayanamadılar devleti de berhava ettiler cennetlik coğrafyada güzelim hayatları da!                                                                                                                                                  ***

ANAVATANLARA Türkiye ile Yunanistan’a   bakıyorum! Eğer tarihi düşmanlıkları atlatabilselerdi,  birbirlerinin ellerini dostça sıkabilselerdi şimdi bu adada Rum-Türk dostluk rüzgârları esecekti! Hem de her iki halkın da AB’li oluş gerçeklerinde!

AKSİNE Türkiye Yunanistan dalaşmasıdır ki savaş olasılığı yaşıyoruz!

Ve “galiba da” diyoruz, “TC ile Yunanistan arasında bir savaş kopmadan bu adada biz Türk halkı için  ne huzur vardır ne gelecek! Hatta Rum toplumu için de!”                                               Kıvılcımı önce kim çakar, fitili önce kim ateşler önemli değildir! Kaçınılmaz gerçek tecelli edecektir! Türk ve Rum halkları, Türkiye ve Yunanistan vuruşacaktır!                                                                           ***

BAKIN: Yıllarca köylerde öğretmenlik yaptım.. Mağusa sancağında, sivil ve askeri otorite arasındaki  ilişkileri düzenleyen Dal 7’de  çalıştım.. Kavgaların  hatta kanlı bıçaklı olanlarına kadar nedenleri “topraktı!” Bir karışının mülkiyeti uğruna kanlı bıçaklı olan insanlar tanıdım. Tarlasının sınırı diğer tarla içine sarktı diye av tüfekleriyle birbirlerini vuranlara,  kuyusunu kullandığı için komşusunu bıçaklayanlara tanık oldum..

İKİ KARIŞ toprak uğruna insanların birbirleriyle kanlı bıçaklı olmalarına şaşmış olsam da gerçek öyleydi ama! Kaldı ki TC  ile Yunanistan, Kıbrıs’taki Türk Rum halkı mı  kavga etmeyecek! Ki söz konusu ne köydeki kuyudur ne bir dönümlük tarla ihlali! Yurtların sınırlarıdır, adaların mülkiyeti, denizlerin deryaların egemenliği!

Savaş da olur kıyamet de kopar. Ve olacak!

Türkiye ile Yunanistan talihin ve tarihin kaçınılmaz alın yazısında Ege’de yada şurada burada karşı karşıya gelecekler. Ne olursa olsun bu savaş kopacak!

***

KIBRIS’A GELİNCE: Arkamızda TC’nin güvencesi askeri gücü    olmasa gelişmeleri “korkarak” izlerdik!                                Eğer sorgusuz sualsiz rahatsak ve KKTC’de saçma sapan makam savaşlarıyla iktidarda olma, yönetme, idare etme gibilerinden aslında bir iki siyasi partiyi tatmin edecek  maskaralık işlerle uğraşıyorsak, Devlete değil; kendimize olan sevgimizdendir! Narsist duygularla sarmalanmışlığın tatmininde debeleniyoruz!

PEKİ NEDİR SORUN? Mesela çok iyi, çok adil, çok demokrat bir Devlet sahibi olmak mıdır?

YOKSA asıl sorun “çözüm için uğraşacak ön hazırlıkları yapacak bir Devlet yapılanması” mıdır?

YOKSA refah ve huzura ereceğimiz bir Devlet olmak mıdır?

VEYA KKTC ile TC’yi birleştirmek midir?                                                YETİŞMEKTE olan gençlerimize iş, aş, hayat hakkı vereceğimiz bir KKTC mi yaratmaktır yoksa asıl hedefimiz?

BU SORULARA hâlâ cevap veremiyoruz! Asıl büyük sorun da budur









Başa dön tuşu