Önceki pazar, dostluğumuz 35-40 yıl önceye üniversite yıllarına dayanan bir grup arkadaşla, yaklaşık her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalarımızdan birisini yaparak bir araya geldik ve bir minibüs kiralayarak Güney Kıbrıs’ta bir gezintiye çıktık. Gençlik yıllarını Kıbrıs sorununun bölücü ve ayrımcılığı ile ıskalayan biz ileri orta yaştakiler, hiçbir zaman görme fırsatı bulamadığımız Kıbrıs’ın bütününü gezip anlamaya çalışıyoruz. Aramızda Leymosun’a bile hiç gidememiş olanlar dahi var. Hedefimiz, öncelikle hakkında çok övücü şeyler duyduğumuz Leymosun’un yeni yat limanı ve tanıdık Ayandon Mahallesi’nden başlayarak oteller bölgesine doğru kilometrelerce uzayıp giden yeni düzenlenmiş sahil boyunca gezinti yapmak. Kahve içmek, etrafı izlemek ve belki biraz geçmişten bahsederek Leymosun’un bu muazzam değişiminin kritiğini yapmak. (Biz Kıbrıslı Türkler, tatil gezintisinde bile olsak değerlendirme ve eleştiri yapmayı çok severiz.)

Çocukluğumun Ayandon’undan hiçbir eser yok. Nedense Orhan Gülercan (Orhan Fundo hoca) ile özdeşleştirdiğim Ayandon’un yoksul, gecekondumsu ve salaş kimliği yerle bir edilerek ortadan kaldırılmış.
Hayalimde, ara sokaklarından birinde Orhan’la karşılaşacakmışım hissi ile yat limanına doğru ilerliyoruz. Kaleden başlayarak her sokağına, her binasına sihirli bil el değmişçesine yayalandırılmış harika bir turizm bölgesi ile karşılaşıyoruz. Orhan görünmüyor ne yazık ki ve Ciğerci Recai de yok. Köprübaşındaki cami gibi Ayandon kilisesi de ellenip düzenlenmiş. Kilisenin avlusunda Rusça harflerle bir şeyler yazılmış bezden bir afiş asılmış. Belli ki çehresi değişmiş yeni Ayandon’un eski Türk sakinleri yerine şimdilerde Ruslar gelmiş.

Grubun mimar ve mühendisleri yeni Leymosun’u değerlendiriyorlar.
Leymosun, İskele ve Baf’tan da önce süratli bir yapılaşmaya girişmiş.
Bu nedenle 25-30 yıl önce, bizim şimdi Girne’de yaptığımız gibi dağ taş beton binalarla doldurulmuş. Hatta sahil boyunca çok katlı binalar ve hoteller yapılmasına izin verilerek yaşamın denizle olan rahatlatıcı bağı kesilmiş. Bu uygulamanın yanlışlığı geç fark edilmiş ama Baf ve İskele’deki şehir planlamalarında bu berbat durumun tekrarlanmaması için deneyim olarak göz önünde bulundurulmuş. Yakın geçmişte denize dolgu yapılarak gerçekleştirilen kilometrelerce uzunluktaki sahil dinlence bölgesi, bu eksiği gidermek için yapılmış.
Yorum yapan arkadaşlar, bizdeki şehircilere laf dokundururcasına “Leymosun’da bütün sahil, beton binalarla kapatılmasına rağmen bizim Girne’de olduğu gibi hiçbir zaman insanların denize girebilme hakları gasp edilmemiş. Her hotelin yanından insanların denize girebilmeleri için geçişler sağlanmış” diyorlar.
Leymosun’daki devasa değişimde Belediye Başkanı Andreas Hristu’nun oldukça fazla rolü olduğu söyleniyor. AKEL’den aday gösterilerek belediye başkanı seçilen Hristu’nun ılıman siyasi kişiliği nedeni ile eski Leymosun’dan oldukça fazla Türk O’nu tanıyor. Bizim orada olduğumuz sıralarda sahilde benzer tişörtler giymiş yürüyüş yapan binlerce kişi ile karşılaşıyoruz. Belediyenin düzenlediği bir sosyal etkinlik olduğunu anlıyoruz. Az ileride bir hareketlenme oluyor ve belediye bazı televizyon kanallarına demeç vermeye hazırlanırken görüyoruz. Yanına yaklaşıyoruz ve grupla bir “selfi” yapmamızı teklif ediyoruz. “Memnuniyetle” diyor ve etrafındakilere “Kıbrıslı Türk dostlarım” diyerek selfileşiyoruz. O’na gelen ay gerçekleştirilecek olan belediye seçimlerinde başarılar dileyerek yanından ayrılıyoruz.

Leymosunluların Hristu’ya Bir Borcu Olmalı
Geçtiğimiz 17 Nisan’da, medyaya da yansıyan ve geçmişte Leymosun’da yaşayan Kıbrıslı Türkler bakımından oldukça anlamlı bir gelişme yaşandı. Çoğu 20 Temmuz 1974’te olmak üzere toplumlar arsında yaşanan hadiselerde şehit düşmüş 26 Kıbrıslı Türk’ün mezarları yeniden düzenlendi. 1974’te yaşanan altüstlük ve kaçış şartlarında ölüsü hastaneye getirilmiş, yakınındaki cami avlusuna gömülmüş ve doğru dürüst mezar taşı bile konamamış mezarlar, merkezi Girne’de olan Leymosun Kültür Vakfı girişimi ile yeniden düzenlenmiş ve her birisi için yeni kabirler yapılmış. İşte bu çalışmaya, Leymosun Belediyesi adına Andreas Hristu da katkı yapmış. Şehitlikteki çeşme, zemin tesviyesi ve düzenlemesi, çiçeklendirme, ışıklandırma ve çevre düzenlemesini belediye üstlenmiş. Üstelik Rum fanatiklerin olası tepkilerine hiç aldırış etmeden şehitlikteki törenlere de katılan ve Vakıf tarafından verilen bir plaketle kendisine teşekkür edilen Andreas Hristu, bir konuşma yaparak geçmişin karanlık günlerinin bir daha yaşanmaması ve Kıbrıs’ta başka kurbanlar verilmemesi dileğinde bulunmuş. Şehitlikte Vakıf Başkanı Yücem Rasımoğlu ile birlikte barışı simgeleyen bir zeytin ağacının dikimine de katkı yapan belediye başkanı tekrardan “Kıbrıs’ta bir kere daha acılar yaşanmasın” dileğinde bulunmuş.
Leymosun Kültür Vakfı’nın planlayarak gerçekleştirdiği bu sonuç, Kıbrıs’ta hem Kuzey’de hem de Güney’de Rum ve Türk mezarlıklarının nerede ise birer barbarlık göstergesine dönüştüğü talan edilmişlik şartlarında oldukça önemli bir iş. Gerçekleşmesi, tahammüle ve yüksek insani değerlere bağlılıkla mümkündü ve oldu. Başta Kıbrıslı Türk şehit aileleri olmak üzere toplumun ölenlerine saygı, geçmişe ve geleneklere sahip çıkma duyguları büyük ölçüde tatmin edilmiş oldu.

Kıbrıslı Türk vakıf ile Kıbrıslı Rum belediye, şüphesiz ki kendilerine etiketlenen bu onuru hep taşıyacaklar. Ancak yeni işbirlikleri için karşılıklı temennilerde bulunan bu iki farklı yapı, yeni karşılıkların gerçekleştirilmesi bakımından yollarına devam edemedi. İzlenebildiği kadarı ile ilişkiler ilişkisizliğe dönüştü yeni projeler, yeni uygulamalar gerçekleşemedi. Oysa, yeni Girneli eski Leymosunlu Kıbrıslı Türklerin de her ne şartta olursa olsun, Kıbrıslı Rumların acılarını anlayabilecekleri, bunun için adım atabilecekleri ve Girne’de Leymosun’da yapılana eş değerde bir karşılık verebilmeleri mümkündü. Böylesi bir adım, şu sıralar daha somut hale gelmiş yakınlaşma hamlelerine de uygun ve hizmet edici olurdu. Üstelik önümüzdeki ay belediye başkanının yeni dönem için seçimi var ve bizlere yönelik göstermiş olduğu iyi niyete karşılık bir destek gösterisine de ihtiyacı var.
Leymosun’dan karmaşık duygularla ayrılıyoruz.
İstikamet Lofu…
Bir saati bulan minibüs yolculuğu sonunda biraz dinlenmek, etrafı tanımak ve soluklanmak için gittiğimiz Leymosun’dan sonra tekrar yola koyuluyoruz. Hedefimizde bize önceden tavsiye edilen, Leymosun’un üst başında eski Türk köyü kandu’dan geçilerek Trodos Dağları’nın güney eteklerinde yer alan Lofu köyü var.
Güney Kıbrıs’ta Rumlar, özellikle Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra ve birliğin yarattığı bonkör imkanlar sonrasında her köye bir vizyon belirleyerek yerel olanaklarla kalkınma konusunda oldukça ileri adımlar atmışlar. Kıvrımlı ve çok zorlu yollardan geçtikten ve yaklaşık yarım saati bulan yolculuktan sonra ulaşabildiğimiz Lofu köyü de bunlardan birisi. Lofu, yöresel taşlardan yararlanılarak inşa edilmiş evlerden oluşan büyükçe bir köy. Ancak coğrafik konumu gereği olsa gerek terk edilmiş görünümü veriyor. Avlularında daha düne kadar yaşam belirtisi olan yüzlerce evde yaşama dair hiçbir belirti yok. Köy sokakları, ressamlara ve fotoğrafçılara ilham verecek kadar iyi düzenlenmiş panoramik görüntülere sahip. Çeviz ağaçlarından olgunlaşıp kendiliğinden yerlere düşen meyveler sokaklara kadar görülebiliyor.
Rastladığımız yaşlı bir köylüye köyün nüfusunu soruyoruz. Bizde şaşkınlık yaratan bir cevap veriyor. Köyün gerçek nüfusu sadece 32 kişi ancak haziran ayı ile eylül arasında bu rakam 3 bin kişiye ulaşıyormuş. Yaşlı köylünün söylediğini doğrularcasına gezdiğimiz sokaklarda onlarca “Guest house” yani pansiyon türü konaklama evlerine tanık oluyoruz. Köyde yaşayanlar ise taverna işletmeciliği yapıyor.
Önceden rezervasyon yaptırarak gittiğimiz “Lofu taverna” Amerikalıların “Ma and Pa” dedikleri türden tipik bir aile işletmesi.
Anne, baba, kız ve damattan oluşan kadro ile mükemmel bir servise imza atıyorlar. İşletmeleri, Booking.com’dan geçtiğimiz yıl mükemmeliyet ödülü kazanmış. Müşterilerin verdiği puanlarla oluşan reytingi 10 üzerinden 9.2 olmuş. Türk olmamız, bağıra çağıra konuşmalarımız tavernadaki Rumlar dahil hiçbir müşterinin dikkatini çekmiyor. Hatta yan masadan bir sürahi dolusu “mavro” üzümden imal edilmiş köy şarabı ikramı bile alıyoruz. Hoş duygularla köyden ayrılırken, mesela Luricina, Elye, Kalavaç Görneç ve daha birçok köyümüz gibi geleneksel köylerimizde bizim bunu neden başaramadığımızı tartışıyoruz. Ben, yıllık 60 milyon Dolar’ı bulan devlet sübvansiyonlarının yanlış yönde kullanıldığını, en başta kaynak israfına yol açan arpacılık ve portakalcılığın bizi yumuşak ölüme sürükleyerek kaynaklarımızın yeniden üretmeye hizmet edemeden tüketildiğini ileri sürüyorum. Bizim aslında üzerinde anlaşılmış büyük bir plana sahip olmadığımızı dile getiriyorum.
Dönüş kahvemizi Kakopetriya’da alıyoruz. Yaratılan mütevazi ama kıskanılacak kadar düzenli ve temiz ortamı hayranlıkla izliyoruz.
Yolculuğumuz Lefkoşa’da son buluyor ve Kıbrıs’ın daha başka yörelerini gezmek ve tanımak üzere sözleşerek ayrılıyoruz.
































