Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Lebaleb

Çin’de virüsün ilk ortaya çıktığı zamandı, arkadaşımla kuruyemişçiye gitmiştik. “Sakın siyah olan çekirdeklerden alma, onlar Çin’den geliyor” demişti. Yerli ürün olan beyaz çekirdek alıp çıkmıştık. O kadar uzaktı ülkemize salgın, daha doğrusu biz öyle düşünüyorduk. Yakınımıza hiç uğramayacak, Çin’de yaşanıp bitecek bir virüstü bizim için. Sonra İtalya, İspanya, İngiltere derken bütün dünyaya yayıldı. Sıra Türkiye’ye geldi ve İstanbul’dan bildirildi ilk vaka. Hatırlıyorum önce şehir ismi söylenmemişti, daha sonra açıklanmıştı. Sonrasında ilk yoğun bakım vakaları geldi, ilk ölüm haberi geçildi. İlerleyen süreçte ilkler sıradanlaştı ve her gün kabaran rakamlar açıklandı. Yasaklar geldi; bir kapandık, bir açıldık ama hep tomurcuklandık. Bitmedi, gitmedi. Önceki yaşamımızı artık hatırlayamıyoruz bile.

Felaketlerin ve felaket korkularının insan zihninde uyanıklığa ve dikkat yoğunluğuna sebep olduğu söyleniyor. Yani her felaket bizlere yeni kelimeler öğretiyor. Hayatımızın ve alışkanlıklarımızın değiştiği Mart 2020’den beri neler öğrendik gelin hep birlikte göz atalım.

Virüsün adını öğrendik: “Covid-19” ama biz ona yüzeyindeki protein çıkıntıları olan virüs ailesinden olduğundan “Korona” dedik. Gözle görülmese de bir taç şeklinde olan girintilerden bu adı koymuşlar. Kabullendik ve benimsedik, akılda kalan bir isimdi Korona.

Virüs Çin’de ilk başlangıç noktası Wuhan’dan hızlıca tüm dünyaya yayılma eğilimi gösterince “Pandemi” sözcüğü girdi hayatımıza. COVID-19, Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü 11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından pandemi ilan edildi. Artık tüm dünya cümbür cemaat bir felaketin içindeydik ve pandemiyi de kolayca öğrendik.

“Maske-mesafe-hijyen” tekerlemesini öğrendik. Ellerimizi nasıl yıkayacağımızı, kalabalıkta bir buçuk metre kuralını, maskenin telli olması şartını ve nasıl burnumuzu, ağzımız kapatacak şekilde doğru takmamız gerektiğini öğrendik. Bozulan ruh sağlığımız için renk renk, desen desen maskeler üretildi ve modada yerini hızlıca alıverdi. Maske artık olmazsa olmazımızdı.

Virüsü tespit etmek için yapılan “PCR” testini, virüs bulaşmış kişinin “enfekte” kişi olduğunu, virüs taşıdığı halde hastalık belirtileri göstermeyenlerin “asemptomatik” olduğunu öğrendik. Virüs bulaşmış olanların hastalığı başkalarına yaymamak için izole edilmesi, tecrit edilmesinin “izolasyon” olduğunu da öğrendik.

Hasta sayıları arttıkça ve ağırlaşan vakalarla yoğun bakımlarda neler olduğunu da kavradık hızlıca. “Entübasyon”un solunum sıkıntısı çekenler için nefes borusuna tüp takılması işlemi olduğunu öğrendik. Bu işlemin en acılı ve ölüme en yakın süreç olduğunu da anladık yüreğimiz burkularak. “Ventilatör”ün evlerimizde serinlemek için kullandığımız vantilatör olmadığını, nefes almakta zorluk çekenlerin yapay nefes almasını sağlayan cihaz olduğunu da öğrendik.

Akciğer dokusunun iltihabı, zatürrenin “Pnömoni” diye ifade edildiğini öğrendik.

Virüslü kişilerin temas ettikleri insanların hastalık taşıyıp taşımadığının belirlenmesinin “filyasyon” olarak adlandırıldığını öğrendik.

Vaka sayılarının artış hızının tartışıldığı zamanlarda “pik” yaptı, yapacak diye ifade edilen zirve noktayı da kavradık çabucak.

Virüslü olup da hastalığı beklenenden çok daha hızlı bulaştıran “süper bulaştırıcıları” da öğrendik şaşırarak. Şüphelerimiz, tedirginliklerimiz de arttı öğrendikçe.

“Mutasyon”un virüsün genetik materyalinde meydan gelen kalıcı değişiklikler olduğunu ve yok olmadan ama değişerek yola devam ettiğini öğrendik. Bir çizgi film sahnesinde sürekli şekil değiştiren kötü canavarı zihnimizde canlandırmak zor olmadı.

Bu sözcükler öğrendiklerimizin sadece bir kısmı.

Kolay öğrendik, yaşayarak öğrendik hatta hiç unutmayacak kadar sindire sindire öğrendik. Bir virüs bize ne kadar çok yeni şey öğretmiş hayret ettik.

Sonra bir gün geldi ki beynimize kazınan bütün virüs sözlüğü tek bir yeni kelimeyle tepetaklak oldu. Aklımız karıştı. Maske-sosyal mesafe-hijyen sloganının popülaritesi yerle bir oldu. “Lebaleb” girdi hayatımıza. Milyonlar bilgisayarlarının başına geçip arama motorlarında bu sözcüğü aradılar. Farsça bir kelime olan lebaleb, tıklım tıklım, ağzına kadar anlamındaymış, kafamız karışsa da öğreniverdik bu sözcüğü de.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti Rize Kongresi’nde kullandığı  “Salon lebaleb dolu” ifadesindeki lebaleb kelimesi hayatımıza ışık hızıyla giriş yaptı. Bizler daha kelimenin anlamını araştırırken ilginç bir de gelişme yaşandı. Lebaleb sözcüğü o kadar çok sevilip tutulmuş ki, Türk Patent Enstitüsü (TPE)’ne yapılan başvuru ile ticari marka olarak tescil edildiği duyuruldu. İstanbul’da kurulu dijital bir ekibin hayata geçirdiği ilk freelance start-up markası olacakmış ve ekip ayrıca “lebaleb.com” alan adı haklarını da satın almış. Alan adı yatırımcısı Rick Schwartz tarafından satın alınan bu domainin yılın en iyi satışlarından biri olacağına da kesin gözüyle bakılıyormuş. Bunu da öğrendik.

Kelime dağarcığımız bir sürü kelime ile doldu ancak kafamızın karışmasına izin vermeyelim ve öğrendiklerimizi unutmayalım. Maske-sosyal mesafe-hijyen kuralını pandemi son bulmadan hayatımızdan çıkarmayalım. Asla kapalı alanlara lebalep dolmayalım.

Biz de “lebalep” diyelim!

Mesela Kalplerimizi lebaleb umutla dolduralım. Daha güzel yarınlar için umudumuzu kaybetmeyelim.

Mesela Okullarda sınıfların tekrar lebaleb öğrencilerle, dükkânların lebaleb müşterilerle dolacağını hayal edelim. Tüm ekonomik sıkıntıların son bulacağına inanmaktan da vazgeçmeyelim.

Doğanın biz insanlardan intikamı olduğuna inanılan covid-19 virüsünün son bulmasını dileyip, tüm kötülükleri bir kenara bırakıp, yüreklerimizi lebaleb iyiliklerle ve güzelliklerle dolduralım. İnadına umut edelim ve inadına sarılalım hayata.