Aybifanlı Ahmet dayı, EOKA tehdidinden dolay 1958’de Lefke’ye sığınmıştı
1960’ta Cumhuriyet kurulunca köyüne dönmüş, 1963 yılında hadiseler patlayınca, yine Lefke’ye gerisin geri koşmuştu. 1968’de kapılar açıldığında ve izin çıktığında yine köye dönmek istemiş ama evi yakıldığından dolayı dönememişti. 1974’te ise 10 yılını geçirttiği Lefke’deki küçücük madenci barakasından çıkartılıp ona Güzelyurt’tan bir ev vereceklerdi.
Hatice ise Baf’tan rehber eşliliğinde 50 kişilik bir kafileyle dağdan kaçıp gelenlerdendi.
Büyük kızının ayakları yolculukta o kadar yıpranmıştı ki kangren olmasını son anda engellemişlerdi kuzeye vardığında. “Niye kaçtın?” diye sorduğumda, çok korkuyorduk ve abilerim halihazırda kuzeye geçmişlerdi dedi. Türk uçakları her geldiğinde bazı EOKA B’cilerin onları canlı kalkan olarak kullandığını da anlattı bana…
Piskobulu Mustafa dayı 1963’te göçmen olmamıştı ama, şarap köylerinden kaçan akrabalarını evinde misafir etmişti tam 5 yıl boyunca, ta ki Makarios misafirlerine, köylerine dönüş iznini verene kadar.
1975 Ocak ayında ise köylerine dönmüş misafirleriyle birlikte İngiliz üslerinden kalkan bir uçakla, önce Adana’ya sonra da Mersin üzerinden Kıbrıs’a getirilmişti. Hep geri dönme umuduyla yaşamış fakat 2003’te kapılar açıldıktan sonra köyüne sadece bir kere gidebilmişti. Çünkü evlatları doğdukları yerden başka bir yere gitmek istemiyorlarmış.
Tabii ki onların yerleştirildikleri bu yerlerin eski sahipleri de benzeri hikayelere sahip Rum göçmenlerdir. Kıbrıslı Türk göçmenlerin mağdurluğu, başkasının mağdur edilmesiyle düzeltilmeye çalışılmıştı. Kıbrıs sorunu da galiba biraz böyle. Herkes haklı.
Çok sevdiğim bir dostum geçen gün verilmesi gereken yerler için “lanetli topraklar” dedi. Buraları “kemik ve kan kokuyormuş.”
Barış yapmak için Güzelyurt gibi bu “Ahlı” yerlerin bir an evvel iade edilmesini savunur durur bu gazeteci dostum. Haklıdır da.
Hiç toprak vermezsek nasıl anlaşma yapacağız? Karşıdaki mağdurları nasıl tatmin edeceğiz?
Fakat onun dediği gibi “kemik ve kan” kokan tek yer buraları mı? Kıbrıs’ın hangi yeri “kan” veya “kemik” kokmuyor? Dohni kokmuyor mu? Larnaka’nın sahil yolu? Ya güzelim Girne, Ayyorgi, Karava, Çatalköy? Aliminyo’ya ne demeli? Köfünye, Baf, Leymosun? Ama en önemlisi Lapta’ya ne demeli? Muratağa’dan hiç söz etmek istemiyorum, hemen Paşaköy ve Balikitre katliamları geliyor aklıma. Eskiden milliyetçiler “toprak uğrunda eğer ölen varsa vatandır” diyorlardı, şimdi ise zaman değişti, “kan kokusu” burnumuzdan gitmiyor!
Yine galiba fazla uzattım!
Demek istediğim, bir Barış anlaşması için tabii ki toprak vermek lazım, ama Girne’de oturup, başkalarının yaşadıkları yeri verilecek “lanetli topraklar” olarak parmakla işaret etmek yerine, en kolay, en uygun ve orada yaşayanların nereye gideceklerinin belli olduğu yerleri işaret etmek gerekir diye düşünüyorum. Bu Güzelyurt olur başka yer olur bilemem ama kim yerinden tekrar edilecekse onlara gidecekleri son adresi ve kuracakları hayatla ilgili göç planlarının en iyi şekilde hazırlanması gerekir diye düşünüyorum. Sıkı ve profesyonelce hazırlanmış bir “sosyal mühendislik” projesiyle.
Geçen defaki gibi referandumdan “evet” çıkartmak için internetten telaşla villa resimleri indirerek sunulan hayali projeler gibi değil. Barış anlaşmasının “Ertesi gününü” de düşünmemiz lazım. Bundan dolayı tüm yeniden göçmen olacaklara sağlam, gerçek, çalışılmış, finansmanı hazır ve inandırıcı projelerle gitmemiz lazım. “Ahlı bu topraklar, verin gitsin” diyerek değil. Aksi takdirde, anlaşma sonrası ortada kalacak olanların ahı, sonsuza dek peşimizi bırakmaz.
Topraktaki “kemik kokusuna” gelince; anlaşmadan sonra iki toplum, el birliğiyle toprağa dökecekleri terle bu kokuyu gidereceklerdir elbette; Kıbrıs’ın hangi bölgesinde yaşarlarsa yaşasınlar.
































