Kanlı Dere’ye yağmur düştüğünde yamaçlarını sarı yapraklar kaplar, efkalipto ağaçları rüzgarın şarkısını fısıldardı…
Umut, belki bir tomurcuğun yumulmuş yapraklarında, belki efkaliptoların şarkısındaydı…
Aşka, barışa ve devrime dair bütün ihtimallerin boşa çıktığı bir şeherdi Lefkoşa…
Fakat, yüreklerde beslenen umut her ihtimalin ötesindeydi ki, zaten insanlığı ayakta tutan tek bilinmeyen şey de buydu…
Lefkoşa’ya ilk yağmur düşmeye başladığında, bu eski Venedik şehrinin ahalisi Kanlı Derenin konçertosunu dinlerdi…
Bazen hüzünlü, bazen neşeli…
Dereden akan suyun şırıltısı, bir gramafondan akan sesler gibi derinden gelir, tüm şehere usulca yayılır, suyun sesi kerpiç duvarlarda uyurdu…
Henüz bir şair “Neyin sesi suya benzer/ Suyun sesi aya benzer…” (*) şeklindeki dizeleri yazmamıştı ve bu mısraların bestesi henüz yapılmamıştı…
Suyun sesini aya benzeten şair, tekmil Lefkoşa’yı neye benzetirdi bilinmez lakin Lefkoşa yarini kaybeden bir sevdalı gibiydi…
Yaşam bir burçtan bir burca kadar uzanır, öteye varmazdı…
Bir çocuğun dizi kanasa bütün analar ağlar; bir garip susuz kalsa herkes susuz kalırdı…
İnsanlar sımsıcaktı fakat “hava kurşun gibi ağır”dı…
Bu havalar hep böyle mi sürecekti?
Sevdalar, hüzünler, ayrılıklar hep bu kurşun rengi mevsimlerde mi yaşanacaktı?
Yaseminler, akasyalar ve zeytin ağaçları ve kayısı, muz ve çilek bahçeleri ve toprakta kurt, böcek, havada kuş ve uçak bu kurşun rengi havaların işgalinde mi olacaktı?
…
Kurşun rengi mevsimler, demir parmaklı kapılar gibi kapanırdı şeherin üstüne…
Birbirine daracık sokaklarla bağlı mahalleler umudun şarkısını söylerdi lakin bunu hiç kimseler duymazdı…
Şairler Laleli’de, Abdi Çavuş’ta, Arapahmet’te, Reşadiye’de volta atarlar, içlerinde yarattıkları masmavi dünyanın mısralarını karanlığa karşı haykırırlardı…
Bir gün bu havalar dağılacak ve o umut dolu günler gelecekti…
Fakat, gün henüz o gün değildi…
…
Ne gemi geçerdi bu limandan, ne uçak…
Mevsim olurdu ne havada bulut, ne yürekte umut…
Postacı son umut…
Londra mektupları hasretten el yakardı…
Yürekler dayanmazdı…
Gidenler gelmek bilmezdi; gitmek “bir ayrılık bir ölüm” demekti…
Halbuki kaçan kurtulur muydu?
Bu şeher adamı hasretten gebertmez miydi?..
Bu ful ve yasemin kokuları, bu şafakta coşan kırlangıçlar, bu kapıların önünde mulihiya ayıklayan kadınlar, bu Beşparmaklar’daki patikalar, bu kaçamak aşklar, bu hisarlardaki ısırgan otları, sofralardaki kara zeytin ve çakıstez ve kara fırınlarda sıcak ekmek kokusu, bu hellim, bu ceviz macunu hasretten çıldırtmaz mıydı adamı?
…
Dağılacaktı o havalar…
…
*Şiir: Cumhur Deliceırmak.
































