Küresel İklim Değişikliği ve İnsan

31 Temmuz 2018 Salı | 15:15

Küresel Isınma ve Bizi Bekleyenler

Değerli Poli dergisi okuyucuları, Mayıs ayı yazımızda Doğa’nın kendi dinamiklerini kullanarak iklimleri değiştirme yeteneğine sahip olduğundan ve bu iklim dinamiklerinin nasıl işlediğinden, Haziran ayı yazımızda Dünya’nın üzerindeki iklim kayıtları aracılığı ile elde edilmiş geçmiş iklim koşulları hakkındaki bilgilerden bahsetik. Bu yazımızda ise sanayi devrimi ve gelişen teknoloji ile birlikte son yüz yılda iklimin nasıl etkilendiğinden ve gelecekte bizleri nelerin bekliyor olabileceğine dair olası senaryolardan bahsedeceğiz. Bu senaryoları olabildiğince Doğu Akdeniz ölçeğinde de değerlendirmeye çalışacağız.
Küresel iklim değişikliğini anlamak için öncelikle bazı terimlere göz atmamız gerekmektedir. Öncelikle bilmemiz gereken terim sera etkisi (Greenhouse Effect). Gelin sera etkisini birinci şekil üzerinde anlamaya çalışalım. İlk adımda Dünya üzerine gelen güneş ışınlarının bir kısmının atmosfer tarafından yansıyarak uzaya geri döndüğü gösterilmektedir. İkinci adımda güneş ışınlarının karalar ve okyanuslarda absorbe edildiği gösterilmektedir. Güneş ışınları her ne kadar karalar ve denizlerde absorbe edilsede bir kısmı da karalar ve denizlerden geri yansımaktadır. Üçüncü ve dördüncü adımda karalar ve denizlerden yansıyan güneş ışınları tekrar atmosfere ulaşmaktadır. İşte burada sera gazları Dünya üzerinden yansıyan ışınları tekrar geri yansıtmaktadır. Bu olayı karşılıklı pinpon ya da tenis oynayan 2 kişiye benzetebiliriz. Masanın bir tarafında atmosfer, diğer tarafında Dünyanın kendisi ve Güneş ışınları ise tenis topu. Her iki oyuncu da adeta ünlü tenisçiler Rafael Nadal ve Roger Federer misali ışınları birbirine gönderip durmaktadır. Ve bu adeta galibi olmayan bir maç gibi.

Şekil 1. Sera Etkisinin (Greenhouse Effect) Şematik Gösterimi

Sera etkisini meydana getiren en önemli sera gazları ise su buharı, karbondioksit, metan, koloroflorokarbon gazları ve ozon olarak karşımıza çıkmaktadır. Sera gazlarının bir kısmı doğal olarak meydana gelirken, bir kısmıda insan kaynaklı olarak meydana gelmektedir. Aslında sera gazları yaşamsal açıdan çok önemli bir etkiye sahiptir. Dünyanın yaşanılabilir sıcaklıkta olmasını sera gazlarına borçluyuz. Sera gazları olmasaydı Dünya üzerindeki sıcaklık ortalaması 32 derece daha düşük olacaktı. Buna rağmen sera gazlarının giderek artması sıcaklıkların da artmasına ve Dünya üzerindeki yaşam koşullarının zorlaşmasına neden oluyor. İnsan kaynaklı sera gazlarının meydana gelmesindeki en önemli faktörler petrol, doğalgaz , komür gibi fosil yakıtlar; tarımsal faaliyetler, azalan ormanlar, gübre, çimento üretimi, bozulan atıklar, çiftlik hayvanlarının artması, sanayi vb. gibi sıralanabilir.
Şekil 2’de en önemli sera gazlarından olan karbondioksitin atmosferdeki son 800 bin yıllık yoğunlukları görülmektedir. Bu grafik üzerindeki veriler Antakrtika buzul sondajından elde edilmiş verilere dayanmaktadır. Şekilde göreceğiniz üzere karbondioksit oranı 200 ile 300 ppm arasında 800 bin yıl boyunca gidip gelmiştir. Bu aynı zamanda önceki yazı dizimizde bahsettiğimiz buzul ve buzul arası dönemleri ile de uyumludur. Karbondioksit oranı 2008’de yaklaşık 390 ppm olarak ölçülmüş, 2016 yılında 400 ppm’i geçmiş bulunmaktadır. Grafikte 2 olası karbondioksit emisyon senaryosu verilmiştir. Düşük emisyon senaryosuna göre insalık olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneleceğimiz, nüfusu dengede tutacağımız, ormanları koruyarak artırmaya çalışacağımız düşünülmüş ve buna göre 550 ppm gibi bir değer hesaplanmış, yüksek emisyon senaryosunda ise insanlık olarak hiç ders almadan devam edeceğimiz düşünülmüş ve 900 ppm gibi bir değer hesaplanmıştır. Evet ben de sizin gibi düşünüyorum, insalık olarak ders alacağımızdan şüpheliyim.

Şekil 2. Son 800 bin yıldaki CO2 yoğunluğu ve olası 2100 senaryoları

Kutup buzulları her on yılda %8 oranında alan kaybına uğramakta, kara buzulları da dünya genelinde erimeye devam etmektedir. Ayrıca buzulların önemli ölçüde karbondioksit, metan gibi gazları bünyelerinde hapsetmiş olduğunu düşündüğümüzde, buzulların erimesi ile bu gazlar da açığa çıkarak iklimleri etkileyeceği bir gerçektir.
Yukarıda bahsedilenlere göre önümüzdeki 100 yıl içerisinde olası sıcaklık senaryolarına bir göz atalım. Ağaç halkaları, mercan resifleri ve buzul kayıtlarından elde edilen veriler son 1000 yılda nispeten uyumlu bir şekilde giden sıcaklıkların, aletsel ölçümlerin ve sanayi devriminin başladığı 1850 yıllardan günümüze kadar ortalama sıcaklıların 1,1 santigrat derece arttığını göstermektedir. 2100 yılı olası senaryolarına göre: 1. Nüfusun 15 milyar olması halinde 2100 yılına kadar ortalama sıcaklıklar 4 santigrat derece artacağı; 2. Nüfusun 7 milyarda kalması, fosil ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bir arada kullanılması senaryosuna göre ortalama sıcaklıkların 2,5 santigrat derece artacağı; 3. Nüfusun 7 milyarda kalması, çok etkin yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması durumunda ise artışın hemen hemen 2 santigrat derece olacağı tahmin edilmektedir.
Adamız Doğu Akdeniz bölgesinde yer almaktadır. Konumu itibari ile susuzluk ve çölleşme tehlikesi altında bulunmaktadır. Benzer şekilde Türkiye’de ciddi bir kuraklık ve çölleşme tehlikesi altındadır. Mevcut olası senaryolara göre küresel ısınmanın devam etmesi Akdeniz bölgesindeki kuraklık ve çölleşme riskini artıracağı yönündedir.
Ancak, 2013 yılında Ege Coğrafya Dergisinde yayımlanan bir makalede şu ilginç sonuçlar ortaya çıkmıştır. Daha önceki yazı dizilerimizde bahsettiğimiz gibi ortaçağ’da 10.yy ve 14.yy arasında meydana gelen ortaçağ sıcaklık anomalisi döneminde Dünya sıcaklıları günümüzden yaklaşık 1 santigrat derece daha sıcak olduğu yapılan araştırmalarda görülmektedir. Bu dönemde deniz seviyeleri günümüzden 0,5m daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir. Bu dönemde Vikingler’in Dünya tarihini bu denli etkilemelerinin altında bu yüksek sıcaklıkların da etkisi olabilir. İskandinayada buzulların erimesi ile Vikinglerin özellikle 8.yy ile 11.yy arasındaki en güçlü dönemlerine ulaştığı yüzyıllarda ortaçağ sıcaklık anomalisi döneminin çakışmasının tesadüf olmayacağı düşüncesindeyim.

Şekil 3. Ortaçağ Sıcaklık Anomalisi Döneminde Temsili Olarak Vikingler

Viking’leri bir kenara bırakıp kendi bölgemize bakacak olursak, ortaçağ sıcaklık anomalisinin olduğu dönemde Batı Akdenizin nispeten kurak bir dönem geçirdiği ancak, Doğu Akdeniz Bölgesinin ve Levantin denilen İsrail ve Filistin bölgesinin ve hatta İç Anadolu’nun daha nemli ve yağışlı bir dönem geçirdiği yapılan çalışmalarda görülmüştür. Benzer şekilde, birinci yazımızda bahsetiğimiz Güneş lekelerinin azlığı nedeni ile 17’inci ve 18’inci yüzyıllarda etkili olan Maunder Minimum’u döneminde bir küresel soğuma meydana gelmişi bunun neticesinde Doğu Akdeniz bölgesinde daha kurak ve yağışsız bir dönem yaşandığı tespit edilmiştir. Bu da bize Akdeniz havzasında iki kutuplu bir iklimi göstermektedir. Yani, Batı Akdeniz ile Doğu Akdeniz’in iklim karakteristikeri birbirinden çok farklı.
Bu ilginç veriler bize ileriki dönemlerde daha nemli ve yağışlı bir hava müjdeliyor olabilir. Ancak yine de, hemen sevinmeyelim. Doğa malesef en karışık istatistik formullerine bile uymamaktadır.
Sonuç olarak, Dünya nüfüsu sürekli artmakta, buna paralel enerji, gıda, temiz su ihtiyacı artmaktadır. Her birimiz birey olarak çocuklarımıza su, enerji tasarrufunu öğretmeli, tüketime dayalı yaşam tarzından vaz geçmeli, kaynaklarımızı etkin şekilde kullanmalı ve her türlü israftan kaçınmalıyız. Devlet olarak, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeli, ormanlaşmaya özen göstermeli, su kaynaklarımızı etkin şekilde kullanmalı, su hatlarındaki kaçakları en aza indirmeli, nüfus politikalarını dikkatle belirlemeliyiz.

Şekil 4. Beşparmak Dağları ve Ormanları

Kaynaklar
Turkiye’de iklim Degişikligi ve Sürdürülebilir Enerji, istanbul, ENiVA-Enerji ve iklim Degişikligi Vakfı, 145 s. 2013.

İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ: KAMBRİYEN’DEN PLEYİSTOSENE, GEÇ HOLOSEN’DEN 21. YÜZYIL’A, Ege Coğrafya Dergisi, 22/1 (2013), 1-25, İzmir.

 

Barış Hiçsönmez