Kur’an Kursları üzerinden yaşanan gerginlik - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
ManşetPoli

Kur’an Kursları üzerinden yaşanan gerginlik

 

KKTC’de yaz boyunca Din İşleri Dairesi’nin organizasyonu ile camilerde ilk ve ortaokul çocuklarına yönelik kuran kursları düzenlenmesi bu yıl da tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Bu yılki tartışmalar, Türkiye’de yaşanan ve kökeninde örgütlü İslamcı gruplar arasındaki çatışmaların neden olduğu altüstlükler ve korkular sonucu daha da yoğun olarak yaşandı. Geleneksel Kıbrıslı aileler “bizde de yaşanır mı?” endişesi ile dini alanda atılan her adımı ince eleyip sık dokuyarak daha çok sorgular hale geldiler. Yeni cami inşaatlarının süratli bir şekilde artması, ilk defa olarak kamuya açık alanlarda dini ritüeller düzenlenmesi, ezanı yansıtıcı hoparlörlerin sesinin kasıtlı olarak yükseltildiği iddiaları, kurulması öngörülen fakat Anayasa Mahkemesi’ne takılan TC Gençlik ve Spor Koordinasyon Ofisi’nin ısrarla açılacağının ilan edilmesi ve nihayet bütün bu faaliyetlerde Türkiye Büyükelçiliği görevlilerinin de yer aldıklarının açıklanması, kuşkuları daha da artırdı.


“Çocuğum Duvardaki Evlilik Fotoğraflarımızı İndirdi”

Geçenlerde, yaşanan tartışmalar üzerine fikir beyan eden bir iş adamı, gidişattan endişeli olduğunu söylüyordu. Şirketinde, çoğunlukla uzun yıllar önce Türkiye’den göçmen gelmiş ailelerden kadınlar çalıştıran iş adamı, bu ailelerin çoğunun çocuklarını kontrol altında tutmakta zorlandıklarını ifade ediyordu. Tanık olduğu bir olayı anlatırken şunları söylüyordu: “Çalışanlarından birisinin 13-14 yaşlarındaki oğlu, yaz aylarında kuran kursu çalışmaları ile tanıştığı mahalle imamı ile ilişkilerini okulun açılmasından sonra da devam ettirdi.

Sonra bir gün çocuk eve geldi ve duvarda asılı olan anne – babasının evlilik fotoğrafı da dahil bütün aile fotoğraflarını indirdi. Annesine “fotoğraf asmak dinen caiz değildir” dedi. 7 yaşındaki kız kardeşinin uzun kollu giyinmesi ve başını örtmesi gerektiğini söyledi.” İş adamı, paniğe kapılan anneye çocuğa kucaklayıcı davranmasını salık vererek onu tekrardan kazanabileceğini tavsiye ettiğini anlatıyor. Aradan geçen 6-7 yılın sonunda çocuk şimdilerde üniversiteye başlamış ve imamın dikte ettirmeye çalıştığı yaşam anlayışından uzaklaşmış.

KKTC’nin, Türkiyeli göçmenlerinin durumu tartışmaya muhtaç bir konu.

Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen ve çoğunlukla yoksul kökenli olan bu ailelerin sahip oldukları muhafazakar kültürel kodlar, Kıbrıs’ta derin bir sarsıntıya uğruyor. Geldikleri yerlerde aile hakkındaki kararları aile büyüklerinin verdiği, daha dayanışmacı “geniş aile” anlayışına karşılık, kararların aile içinde birlikte alındığı “çekirdek aile” yapısı ile yüz yüze kalmaları onlar açısından yeni ve deneyimi olmayan bir durum. Baba eksenli aile yapısı, kadının da çalışmaya başlaması ile değişime uğruyor ve özellikle çocuklar bakımından sorun bu noktadan sonra başlıyor. Ya Kıbrıs’taki standart kültürel yapıya ayak uydurulmaya çalışılıyor ya da alışkanlıklara göre buradaki, onların deyimi ile “dejenere olmuş” aşırı liberal kültüre karşı kendi değerlerine yönelik daha sıkıca sarılma içgüdüsü gelişiyor. Yoksulluk, zaman yoksunluğu ve çocuklar ile gençlere yönelik koruyucu sosyal çalışmaların yeterince olmaması sonucu aileler çocuklarını camilerde veya özel mekanlarda sürdürülen dini faaliyetlere yönlendirmeyi tercih ediyor. Buraları “daha güvenli” buluyor.

Bu tür faaliyetler kapsamında ne tür bir dini eğitim yapıldığı ve kaç çocuğun bu çalışmaların devamcısı olduğu ise resmi olarak bilinmiyor.

Bilinen en güncel rakam 2012 yılına ait. Bu tarihte KKTC Din İşleri Başkanlığı’nın Mağusa temsilciliğini yürüten Yakup Deniz’in Türkiye’de yayın yapan köktendinci Akit gazetesine verdiği demece göre 2012 yılında cami ve okullarda düzenlenen Kur’an kurslarına 2 bin civarında çocuk katılmış.

“Ya Kurs Açılır Ya Da Çocukları Türkiye’ye Götürürüz”

Türkiye kökenli ailelerin özellikle okulların kapalı olduğu yaz aylarında çocuklara Kur’an kursu düzenlenmesi talepleri yeni değil.

Lefkoşa ve Mağusa’dakiler gibi gettolaşmanın yaşandığı mahallelerde veya çoğunluğu Türkiye kökenli ailelerin oluşturduğu köylerde en baştan beri küçük çaplı girişimlerin olduğu biliniyor. Ancak KKTC’de mevcut yasaların bu tür faaliyetlere açıkça olanak tanımaması sonucu çalışmalar kamuoyundan uzak yürütülmeye çalışıldı. Olayın açığa çıkması ve büyüklüğünün anlaşılması 2008 yılında oldu. Dönemin hükümetinden habersiz olarak gerçekleştirilen bir organizasyonla, KKTC’li 4 yüz çocuk, bir aylığına Bursa ve İstanbul’a dini eğitim kurslarına gönderildiler. Dönemin basın yayın organlarının verdiği bilgiye göre, “öğrencilerin TC Lefkoşa Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliği’nin talimatı doğrultusunda, KKTC Din İşleri Dairesi’nin Türkiye’den talep ettiği ve maaşları TC tarafından ödenen imamlarca toplanarak Türkiye’ye gönderildiği” ifade edildi. TC Lefkoşa Büyükelçiliği bu iddiaları doğrulamasa da bu etkinliği kimlerin düzenlediğine dair daha farklı bir bulguya rastlanamadı.

Dönemin başbakanı Ferdi Sabit Soyer, hükümetten ve Din İşleri Dairesi’nden habersiz olarak yürütülen bu operasyona tepki göstererek, “küçücük çocukların camilere götürülüp hurafelerle doldurulmasından herkes rahatsızlık duyduğunu, kontrol dışı mekanizmaların devreye girmemesi ve bağnazlığın gelişmemesi için bazı ailelerce talep edilen dini eğitim kurslarının okullar ve camiler dışında bir yöntemle karşılanması” gerektiğini vurguladı. Soyer, “Laik ve demokratik kültürü sarsmayacak ve gizli örgütlenmelerle insanların bu ihtiyaçlarını istismar etmeyecek noktalara nasıl cevap vereceğimize bakmak gerek” diye de ekledi.

Devlet Devlete Karşı

Dönemin başbakanı Soyer’in “öngörülebilen kehanet” olarak da nitelendirilebilecek bu tespitlerden yıllar sonra, sorunu daha da büyümüş ve üstelik çatışmacı bir kimliğe bürünmüş olarak karşımızda bulduk.

Dini eğitimin hangi kapsamda, nerelerde ve kimler tarafından verilebileceği üzerine yasalar muğlak ve ilgili taraflar arasında sert tartışmalar yapılıyor.  Yeni olan, Din İşleri Dairesi Başkanı’nın kendi alanını düzenleyen yasaları ileri sürerek başta Eğitim Bakanlığı olmak üzere diğer kurumlara meydan okuması. Başkan Prof. Dr. Talip Atalay, daire yasasının kendilerine verdiği görev ve sorumlulukların başında, camilerdeki faaliyetlerin sevk ve idaresini düzenlemek olduğunu ileri sürerek, bu konularda tek yetkili mercinin kendileri olduğunu ileri sürdü. Atalay, camilerde Kur’an öğretilmesi, dini bilgiler verilmesi ve pratiğinin yapılması yönünde gelen taleplere olumlu karşılık verdiklerini ve bunun kanuni hakları olduğunu söylüyor. Atalay, camiler dışındaki mekanlarda bu tür faaliyetlerin yapılabilmesi için izin alınması gereğinin olmadığını da ileri sürüyor.

Buna karşılık, küçük çocukların camilerde yasadışı yöntemlerle dini eğitime tabi tutuldukları yönünde basının sorularına muhatap olan Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Özdemir Berova, eğitim ile ilgili alanda tek otoritenin kendileri olduğu ve hiçbir kurum ya da kişiye camilerde kuran kursu da dahil olmak üzere eğitim yapabilmeleri yönünde bir izin vermediklerini açıkladı. Berova şöyle dedi. “Bizim camilerde izin verdiğimiz Kur’an kursu kesinlikle yoktur. Camilerde Kur’an kursu diye bir şey yapılıyorsa ve bizden de izin alınmadıysa her adli suç nasıl araştırılıyorsa bu ülkede, polis tarafından araştırılır. Bir suç varsa da suçlular cezaya götürülür. Adli mercilerin görevidir.” Öte yandan, Bakan Berova’nın yaptığı bu açıklamayı olup bitenlere karşı “sorumluluk almak istememek” olarak nitelendiren ana muhalefet CTP’nin Genel Sekreteri Tufan Erhürman, verdiği bir demeçle bakanı sorumluluktan kaçmakla suçladı Erhürman şunları söyledi: “17/1986 sayılı Milli Eğitim Yasası’nın 12. maddesinin (2)’nci fıkrasına göre, “Eğitimle ilgili her türlü etkinlik, Kıbrıs Türk Milli Eğitiminin genel amaçlarına uygunluğu bakımından Bakanlığın gözetimi ve denetimi altındadır. Burada da eğitimle ilgili bir etkinlik olduğuna göre, bakanlığın gözetim ve denetim yükümlülüğü olduğu açıktır.”

“Aykırı Hareket 6 Ay Hapisliği Gerektirir”

Din İşleri Dairesi Başkanı ile Milli Eğitim ve Kültür Bakanı’nın camilerde yürütülen dini eğitim çalışmaları üzerine hukuki görüş ayrılığına düşmeleri üzerine Yenidüzen’den Ayşe Güler’in sorusunu yanıtlayan Emekli Başsavcı Akın Sait, görevde olduğu süre boyunca Kur’an kursları ile ilgili olarak birkaç soruşturma yürütüp konuyu mahkemeye taşıdığını anlattı. Sait: Bazı yerlerde izne tabi bu tür kurslar verilebilir ancak camilerde kurs verilemez” diyerek yürütülen çalışmaların yasal olmadığına vurgu yaptı.

Öte yandan, Yüksek Yönetim Denetçisi Emine Dizdarlı da Emekli Başsavcı Akın Sait’i doğrular yönde görüş belirtti. Dizdarlı, Kur’an kurslarının bakanlığın iznine tabi olarak verilmesinin şart olduğunu ifade etti. Bu konudaki yaptırım gücünün Eğitim Bakanlığı’nda olduğunu, suç işlendiğini dile getirerek, milli eğitimin genel amaçlarına aykırı eğitim-öğretim faaliyetinde bulunanlara ise 6 aya kadar hapislik cezası öngördüğünü açıkladı.

“Değil 6 Ay, 60 Yıl Da Yatarız”

Yüksek Yönetim Denetçisi Emine Dizdarlı’nın yaptığı hukuki değerlendirmelere ilk tepki, ayni zamanda din görevlisi de olan ve radikal çıkışları ile tanınan Süleyman Çakır’dan geldi. KKTC Din Görevlileri Sendikası Başkanı Çakır, yapılan hukuki yorumları “inançlara saldırı” ve “tehdit” olarak algıladı ve şunları söyledi:

“Din İşleri Yasasında hükümler açık olduğu halde ülkemizin başka bir kurumunun yasasına atıf ile yetki gasbı yaparak, dinini öğrenmek isteyenlere şiddet ve baskı girişimlerini reddediyor, hukuku ve yasaları çarpıtarak bizleri 6 aylık hapis cezasıyla tehdit edenlerin tehditlerinin işe yaramayacağını vurgulamak istiyorum. Değil 6 ay, 60 yıl da hapis yatacağımızı bilsek, inancımızdan, imanımızdan asla taviz vermeyeceğimizi de net bir şekilde vurgulamak istiyorum.”

Çözüm Ama Nasıl?

Yaşanan olaylara ilişkin görüşüne baş vurduğum gazeteci bir dostum “Yahu boş ver bu konuyu. KKTC’de her yaz mevsimi başlangıcında denize beleş giriş tartışmaları yaşanır, her yaz çıkışında da Kur’an kursları. Bu konular bir çeşit antrenman gibi tekrarlanır giderler.”

Ancak sosyal medya üzerinden yapılan tartışmalarda gazeteci dostum kadar serinkanlılık yaşanmıyor. Seküler hayata inanç belirten bir kesim, büyük finansman ve kadrolaşma ile topluma yönelik olarak “muhafazakarlaştırma” operasyonu yürütüldüğüne inanıyor. Sert eleştiriler yapılıyor. Özel olarak Türkiye’de yaşanan olumsuz ve tehlikeli örnekler işaret edilerek videolar, fotoğraflar ve haberlerle toplumun geleceğine yönelik duydukları olası endişeleri sıralıyorlar.

Öte yandan, inanç özgürlüğünden yana olduğunu ifade edenlerin de kullandıkları dil ve üslupta sertleşme gözlemleniyor. Gelişmelere yönelik eleştiri yapanlara “dinsizler” “din düşmanları” gibi yakıştırmalar yapılarak sorunun çözülmesine hizmet etmekten çok ortamın daha da gerilmesine neden oluyorlar. Oysa ortada bir talep var ve bu talebin mevcut yasalar çerçevesinde giderilmesi gerekiyor. Öyle anlaşılıyor ki; mevcut yasalarla camilerde ve okullarda geliştirilmiş din kursları düzenlemenin imkanı yok. O zaman kamu yöneticilerinin üzerinde herkesin mutabık kalacağı yeni yol ve yöntemler belirleyip bu ihtiyaca cevap vermeleri ve bu gerilim ve çatışma potansiyelini ortadan kaldırmaları gerekiyor.

Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar