Kaç senedir durmadan “sıra dışı bir dönemden geçiyoruz” ifadesini kullanıyorum artık unuttum. Eskisi kadar çok şaşırdığım da yok hiç bir şeye. Lakin gündelik hayat pratiğimizden iş yaşamına, trafikten ekonomiye o kadar fazla konuda zıvanadan çıktık ki, bu “sıradışılık” hali korkarım yeni normalimiz oldu. Neden bahsediyorum; külliye tartışmalarından… Hiç gündemimizde yokken ve bence bambaşka bir konu “müjde”lenecekken; her nedense TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 20 Temmuz 2021’de Cumhuriyet Meclisi’ndeki oturumda müjdelediği külliye projesinden. O gün bugün gündemimizde olan konu artık ete kemiğe bürünüyor. Askeriyenin tahsis ettiği arazideki ağaçlar çoktan yok edildi. Belli ki 15 Kasım’a gözle görülür bir varlığa kavuşmuş olması isteniyor çünkü çalışmalar gece gündüz devam ediyor. Enteresan olan ise tartışmaların zemini… Milyonlarca Lira’ya malolacak Cumhurbaşkanlığı ve Meclis binası inşaatları için “ biz mi vereceğiz parasını yahu ne istersiniz, her şeye de muhalefet…” diyenler işin dozunu artırıp eleştirenlerin kökünün dışarıda olduğunu da buyuruyor. Onlardan olmayan herkesin düşman görüldüğü yakın coğrayanın dominant sesi; bir süredir burada en yerli, en milli (!) ağızlardan da destek buluyor. Ondan değil midir bugüne kadarki tüm Cumhurbaşkanlarının çalışıp yabancı misafirlerini ağırladığı bina yerine “Külliye”den bahsetmemiz, ondan değil midir devlet kademesinde istifadan değil “görevden af” telaffuzlarına kulağımızı alıştırma çabamız… Hoş nelere alışmadık ki. Buna da alışırız elbet!
Tartışmaların yürütüldüğü bir diğer zemin ise; tıpkı Acil Durum Hastanesi ve Merkezi Cezaevi gibi; yapılacak olan 2 yeni binanın da yerel otoritelerden izninin olmaması. İzinsiz yapılar birer apartman olsalar dahi sorun yaratacak bu durum, Cumhuriyet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı gibi iki önemli hizmet binası söz konusu olunca elbette daha da düşündürücü oluyor. Lakin ben izni olsa tamam mıyız sorusunu sormaktan kendimi alamıyorum. Bu kadar verimsiz yasama dönemleri geçiren; onlarca ivedilik talebi bulunan yasa varken ancak özgürlüklerimizi kısıtlayacak konularda düğmeye basan ya da geçirdiği yasalar ikide bir Anayasa Mahkemesi’nden dönen “Yüce Meclis”imizin şanı, yeni binasında nasıl yürüyecek ben bununla ilgileniyorum mesela. Ya da kendi yurttaşını jurnallemekle itham edilen, toplumda giderek artan kutuplaştırıcı söylemler üreten ve basın biriminin her açıklamasında bu küçük toplumun bir bölümünü düşmanlaştıran Cumhurbaşkanlığı makamı, külliyesine taşınınca, bir anda imrendiğimiz standartlarda yaşamaya mı başlayacağız?
Geçtiğimiz haftadan devreden iki konunun bu tartışmalardan bağımsız değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. İlki Rusya’nın KKTC’ye doğrudan uçuş başlatacağı yönünde Türkiye basınına yansıyan ve hızlıca yalanlama gelen haberler; ikincisi ise Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda KKTC’nin tanınması için yaptığı çağrı. Geçen hafta da bahsettiğim gibi; aslında Türkiye’de yaklaşan seçim öncesi dış politika konusunda atılması muhtemel adımlar söz konusu olduğunda ve bölgedeki dengeler düşünüldüğünde son derece önemli bir başlık olacağımız aşikar. Yapılan açıklamalar, atılan ve atılması muhtemel adımlar bunun göstergesi. Dış politika öyle bir konu başlığı ki; siyaset öğreten okullarda ülkelerin ilalebet dostlarının da düşmanlarının da olmayacağını öğretilmiştir hep. Zaten şöyle bir ülkelere ve ilişkilere, özellikle son dönem Türk Dış Politikasına baktığımızda bunu kolaylıkla görmek de mümkün. Ancak diplomasi denen kavram aynı zamanda o kadar inceliklidir ki; söylenen ile yapılanın paralelliği bir tarafa, atılan bir adımla amaçlanan her zaman ağızdan çıkanla aynı olmayabilir. Örneğin tanınma çağrısı yapılırken aslında makul bir zeminde masaya dönülmesi amaçlanıyor olabilir. Yani Türkiye bir taraftan, zaman zaman gündeme gelen ve tartışmaları da beraberinde getiren ilhak gibi bir gündemi olmadığını bu hamleyle söylerken, ekonomik ve sosyal anlamdaki varlığını güçlendirerek bir anlamda muhatabını ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gayesi güdüyor olabilir. Bunu zaman gösterecek…
“KÖKÜ DIŞARIDA”LARDAN MISINIZ?
Meclis içi/dışı muhalefetin varlığı ve gücü son dönemde sürekli sorgulanıyor. Aslında tartışmalar Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine kadar uzanıyor. O dönem yaşananlara gerekli tepki gösterilmediğinden sonrasındaki bu hızlı yuvarlanma da toplum genelinde normal karşılanıyor. Kastım onanması değil; böyle bir sonuç çıkartmış olanlar için peşinen söyleyeyim. Ancak değişim sürecinin hızlandığını, hükümetin yaptıklarına bakarak yapacaklarının tahmin edilebilir olduğunu ve bunların toplum değil zümresel kazançlar getireceğini düşünenlerin kaygısı ise şimdilik içe dönüp bir şeye engel olamayacakları hissinden öteye gidemiyor. Tabipler Birliği, Barolar Birliği ile kimi sivil toplum örgütleri ve CTP’nin başı çektiği kimi siyasi partilerin geçtiğimiz gün gerçekleştirdikleri şok insan zinciri eylemini de benim bu yazıyı yazmamdan bir kaç saat sonra yapılacak halk buluşmasını da önemsiyorum. Ancak bununla birlikte tıpkı kökü dışarıda olmakla, yeterince milli olmamakla, bu ülkeyi sevmemekle itham edilen binlercesi gibi ben de artık daha güçlü ses vermenin ve demokratik sınırlar içinde ama sonuç almaya yönelik güçlü adımlar planlamanın zamanının gelip de geçtiğini düşünüyorum. Geçen haftaki yazım üzerine toplumun röntgenini çektiğimi söyleyen de oldu beni fazla acımasız bulan da. Ama korkarım direnç gösterebilenlerle konfor alanından çıkmak istemeyenlerin; yolunu bu sistemsizlikten sağlayanların, bulunduğumuz bu yol ayrımındaki tavrı, geleceğimiz için belirleyici olacak. Geldiğimiz aşamada Serdar Denktaş’ı da “kökü dışarıda” yapan bu zihniyet bakalım bizleri nereye savuracak…

LEFKOŞA’YA DİNAZOR PARK! NEDEN OLMASIN?
Muhalefetten bahsetmişken; bu ortamda bir de yerel seçim süreci içerisinde olduğumuzu hatırlamakta fayda var. Bunca baskı altında debelenirken, muhalefetin birbirini yıpratarak değil aksine güçlenerek atlatmak zorunda olduğunu düşündüğüm bir süreç. Nereden aklıma geldiyse, size Ankara’da Melih Gökçek’i yaklaşık 20 yıl yönetimde tutan seçim sürecini anlatmak isterim… 1994 yılında rakibi SHP’li Korel Göymen’i sadece 6 bin 390 oy ile geçerek belediye başkanı olan Gökçek; 1999 yılına gelindiğinde yeniden adaydı. Bu kez karşısında SHP ve CHP’nin adayı Murat Karayalçın vardı. Bu süreçte sürpriz bir şey oldu ve CHP’li Doğan Taşdelen DSP’ye geçerek partiden adaylığını açıkladı. Sosyal demokrat oyların Karayalçın ve Taşdelen arasında bölünmesi Melih Gökçek’i %33.79 ‘luk oy ile 2. kez Ankara’nın belediye başkanı yaptı. Bu seçimde Karayalçın’ın oyları %31.95 ‘a ulaşırken Taşdelen’in oyu %10.58 oranında kalmıştı. Sonrası Gökçek’in dinazorlarla doldurduğu parklar, yarım yamalak alt yapı çalışmaları ve bir türlü tamamlanamayan projeler…
Yerel yönetimde partilere değil yapılmış işlere, yapılacağı duyurulan projelere, ekibe, vizyona ve şehre adanmışlığa bakan bir seçmen olarak Ankara’nın yıllar önce yaptığı seçim bu nedenle benim için önemli, o nedenle hatırlatmak istedim. Muhalefetin gücü dağıtmaya değil şartlar ne olursa olsun güçlenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ankara örneğindeki gibi sol adayların alacağı oy oranlarında bu denli dramatik bir fark olacağına inanmıyorum. Ancak UBP’nin çıkartacağı ve bugünkü konjenktürde hükümet ortaklarının da destekleyeceği sürpriz bir adayın, ipi göğüsleyebilme ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Ama bir taraftan da diyorum ki, ister misiniz külliye kompleksi içinde yapılması planlanan Millet Bahçesi dinazor konseptli olsun… Olamaz mı, olabilir…
































