Ben de bunu anlamam, bir siyasi partide işler kötüye gidiyorsa ve birileri bunun farkındaysa, neden çıkıp da düşündüklerini kamuoyu önünde söylerler?
Partinin içişlerinin parti içinde halledilmesi gerekmez mi?
Sorunları sokağa dökenlerin niyetlerini samimi bulmam açıkçası.
Siyaset, rakiplerin birbirinin arkasını kolladığı bir yer. Siyasette algı önemli. Vatandaşa güven vermek önemli. Kendi iç sorunlarıyla başademeyen, birbirini çekemeyen, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan insanlardan oluşan bir parti, vatandaştan ne kadar oy alabilir ki…
Buna ilaveten, günümüzde ideolojiler de büyük oranda geçmişte kaldığından, parti tabanları kaygan bir zemin, oradan oraya kaymalar olabiliyor…
Bıraktım halktan gelecek güveni, bu tür kaos durumlarında, kendi tabanını da kaybetme tehlikesi çıkıyor ortaya.
Kaoslarla, sen-ben kavgalarıyla büyümüyor partiler, aksine küçülüyor.
Bunun tersi tek bir örnek yok…
Bakınız İrsen Küçük kurultayları… UBP, kaç milletvekilini kaybetti. Parti Başkanı’nı sandıkta bıraktı. Üstüne üstlük, kurulduğu günden bu yana ilk kez ikinci parti olarak çıktı seçimlerden… Cumhurbaşkanlığını da kaybetti…
CTP on yıla yakındır benzer sorunları yaşıyor. O da belediye seçimlerinde aynı sebeplerden büyük kayıplar verdi. Eğer son dönemde de aynı rotada giderse, ekip ne kadar iyi olursa olsun, sonuç hüsran olur…
Bu gibi durumlarda, yöneten ekibin altını oymaya çalışanlar, partinin altını oyuyor, hep beraber dibe vuruyorlar…
Mehmet Çakıcı’nın “TDP kaosa sürükleniyor” sözlerini okuduğumda bunları düşündüm.
TKP’nin son döneminden başlarsak, yani 2002’den, sonrasında KSP ve BKP ile, kendinden kopanların oluşturduğu Barış ve Demokrasi Hareketiyle birleşmesi, TDP’nin kurulması, yaklaşık 14 yıldır bu çalkantılar sürüyor. Kapılar kırıldı, kilitler değiştirildi, polislere düşüldü… Her başkan değişimi gürültülü oldu…
Oysa son dönem, TDP’nin, eski TKP ruhunu yakalayacağı düşünülmüştü. Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı, Harmancı’nın amiral gemisi Lefkoşa Belediyesi’ni alması umut olmalıydı.
Ancak görülüyor ki, tüm partilerimizdeki hastalık, burada da devam ediyor.
Parti iyi yönetilmiyor olabilir, bilmiyoruz, ancak çözüm, bunu halka anlatmakla mı bulunacak?
Tam tersi, kırılmalar hızlanacak, belki kopmalar gelecek.
“O buna şöyle dedi, bu bana böyle dedi”… Ne kadar basit, ne kadar sığ… Bu söylemlerle kendine hayrı olmayan bir partinin yapacağı siyasetten kime ne hayır gelebilir…
Ben dıştan bakan biri olarak böyle görüyorum…
Neden şu demokrasiyi kurallarıyla benimseyemiyoruz ki..?
Hem partilerin içinde, hem devlet yönetiminde…
Galiba esas sorunumuz da bu…
Hala daha feodal yapı ruhumuzdan çıkmıyor…
YERİN KULAĞI VAR
ANASTASİADİS KIVIRIYOR:
Çözüm umutları tavan yapmışken, Anastasiadis’in Atina ziyaretinde yapılan açıklamalar, umut kırıcı oldu… Yine o bildik söylemler, yine ayak sürümeler. Hep diyoruz, bu iki toplum için de belki de son şans… Bir askerdir tutturdular gidiyorlar. Annan Planını kabul etselerdi, bugün adada sadece 650 Türk askeri kalacaktı. Tabii eğer gerçekten istedikleri bu olsaydı… Ama adamlar anlamak istemiyor. Sonuçta, biz bu şekilde yolumuza devam ederiz ama, günün sonunda kaybedenin kendileri olacak…
AKEL YİNE BAHANE ÜRETİYOR:
2004 referandumunda son anda “evet”ten dönerek “hayır” diyen AKEL, anlaşılan hala ders almamış ki, “Biz referandumda ‘evet’ demeyi çok istiyoruz. Anlaşmaya varılabilirse bizim ne diyeceğimiz o anlaşmanın içeriğine bağlı olacak” diyerek, aslında “hayır” için şimdiden kendince bahaneler üretiyor. Öyle anlaşılıyor ki, sağcısı da, solcusu da, adada bir Türk varlığını ve onların da Rumlar kadar eşit haklara sahip olduklarını, bir türlü kabullenmek istemiyorlar…
TDP’DE NELER OLUYOR:
TDP yönetimi ile sorun yaşayan milletvekili Mehmet Çakıcı, parti merkezinin mahkeme ortamına dönüştürüldüğünü söyleyerek partinin, “kötü yönetim anlayışı nedeniyle kaos ortamına sürüklendiğini” savundu. Çakıcı, öneri ve taleplerinin ciddiye alınmaması halinde “gerekli tüm adımları atmak konusunda sorumluluğunu yerine getireceğini” söyledi. “Gerekli adımlarla” neyi kastettiğini keşke partililerine söylese de, bir işe yarasa…
YÖDAK’LA İLGİLİ KARAR, ZİRVE SONRASI:
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Gürdal Hüdaoğlu, YÖDAK’la ilgili sıkıntıların kendilerini de rahatsız ettiğini, konuyla ilgili araştırma yaptıklarını söylemiş. Aylar önce yine YÖDAK’la ilgili araştırma yaptıklarını açıklamışlardı. Bildiğimiz kadarıyla rapor tamamlanmış ve Cumhurbaşkanı Akıncı’ya sunulmuş. Cumhurbaşkanlığı da rahatsızlığını açıkça söylediğine göre, bari Cenevre dönüşü işi uzatmadan gereğini yapsalar da “zararın neresinden dönülse kardır” diyebilsek…
BAKAN GİBİ DÜŞÜNMÜYORLAR
Bakan Ataoğlu, turizimin geleceğinden ne kadar umutluysa, otelciler tam tersi bir tablo çiziyor. Bakan Ataoğlu önümüzdeki yıl için, “gelen turistler yatak bulamayacak” iddiasında bulunurken, Otelciler Birliği Başkanı Aktuğ, “mevcudu korursak şanslıyız” değerlendirmesinde bulundu. Bakalım bakan mı, yoksa otelciler mi haklı çıkacak…
KAÇAKÇILIK ZOR DEĞİL DEMEK Kİ:
Bir haftanın içinde, atık yağ, süt tozu ve bir tona yakın et kaçak yollardan ülkeye sokulurken yakalandı. Bunlara bakınca insan, yakalanmadan geçenler ne kadar acaba diye düşünmeden edemiyor. Bir ton et ne demek? Nasıl taşınır bu kadar et? Arşivlere baktım, hep 700-800 kilo yakalanmış… Daha geçenlerde yasal Metehan kapısında 600 kilo yakalanmamış mıydı? Bu nasıl bir cesaret? Demek ki, fazla bir zorluğu yok…
ZİRVEDEKİLER
Rasıh Reşat: “Anastasiadis, Mont Pelerin’de ezberlerle devam edip imkansız olduğunu kendisinin de bildiği maksimalist politikaların esiri olursa, bütün bu çürüyen klişelerin artık işe yaramaz kamuoyu yönetme elementleri olduğuyla yüzleşecek. Allah kolaylık versin Anastasiadis, erken emekliliğinin büyük bir bölümünü kilisede Tanrı’dan af dileyerek geçirmek zorunda kalacak. Çünkü çürüyen element suyu ısıtmaz, elektrik asfalyalarını attırır ve maazallah çok kötü çarpar!…”.
DİPTEKİLER
Nevval Sevindi: Bu kafaya ‘yuh’ diyorum… Marjinllikten, FETÖ destekçiliğine, oradan tam zıddı Odatv’ye atlayan Nevval Sevindi, hep birilerinin adına konuşmuş biri. Çok fazla itibar etmemek gerekse de, bu kafaların hala mevcut olduğunu görmek, mide bulandırıyor…Bakın ne demiş; “Türkiye’nin bu saatten sonra bir AB perspektifi ve isteği kaldı mı? Kalmadı. O zaman sormak gerekiyor: Şimdiye kadar sadece ‘AB’ye girdik, giriyoruz’ diye Kıbrıs’ta verilen ve verilmek istenen tavizler neye yaradı? Bundan sonra Kuzey Kıbrıs’ı, KKTC’yi verirsek, yarın AB korumasındaki teröristlerin Kıbrıs’tan bize saldırmayacağı ne malum?”…
































