Bu yazıyı yazmamak için tıpkı ödevini yapmaktan kaçmaya türlü bahane yaratan çocuk gibi davranarak ayak diriyorum saatlerdir. Sabah başladım yine gecenin körü oldu. Esasen olanı biteni içime sindiremediğimden, bolca telefon görüşmesinden ve araya girip duran türlü çeşit gelişmeden sündü durdu yazı. İyi de sündü. Zira sabahtan geceye neler oldu neler. UBP’li bir grubun Meclis’e yürüyeceğini ve polisin orada geniş önlem aldığını (!) görmek de varmış kaderde. İşte bir kez daha kısmetimizi yiyoruz… Ne azını, ne fazlasını fakat bizim durumumuzda en çok da hak ettiğimizi; e afiyetler!
Üniversitelerin ilgili bölümlerinde okutulsa asla sırıtmayacak bir kriz yönetememe becerisi ile karşı karşıyayız sayın seyirciler. Yok, tv yayınıyla değil, köşe yazısıyla size seslendiğimi gözden kaçırmış değilim de; olan biten her şeyi sadece seyrettiğimiz için; genel anlamda seyirci kalma durumundan mütevellit bence hak ediyoruz bu sıfatı.
Üzerimizde kısacık zamana kaç kriz sığdırılabileceğine dair deneyler yapılıyormuş gibi hissettiğiniz oluyor mu sizin de? Bir grup deneği susuz, bir grup deneği belli aralıklarla elektriksiz, deneklerin tümünü yolsuz, aydınlatmasız, olumlu çevresel koşullardan uzak, genel geçer standartlara dahi sahip olmayan okullara, hastanelere maruz bırakıyorlar mesela 40 yıl boyunca ve tepkileri ölçüyorlar. Bakıp görüyorlar ki bunca olumsuzluğa rağmen deneklerin gıkı çıkmıyor, dozu biraz daha artırıyorlar. Yaşadıklarımız; ancak bu şekilde bir zemine oturursa biraz olsun mantıklı gelecek bana. Zira doz artırımında “bundan dahası da… yok artık” dedikçe geliyor daha ağırı. Son bir aydır yaşadıklarımız gibi.
Tüm siyaset yapıcıların aynı potada eritildiği; karar alıcılarla denk tutulduğu, kurumsal yapılanmasını herhangi bir noktada tamalayamayan memleket, pek çok noktada sapır sapır dökülürken, olmamışlıkları, kurumsal anlamda siyasete çıkartıveriyor işte yurttaş. Çok sevdiğim bir şarkıyı hatırlatıyor bana bu durum. “Isn’t it ironic?” (ironik öyle değil mi?) diye soruyor o esnada Alanis Morissette…
Konu hazır müzikten açılmışken (yani aslında ben konuyu oraya getirmişken), özellikle şarkı söyleyenlerin bileceği üzere, “kafa sesi” denen bir şey vardır. Ben de yazının bundan sonrasını kafa sesimle yazcağım. Zira geveleyip duruyor ve çıkamıyorum içinden. Aksine dallandırıp budaklandırıyor; dibine darı ekiyorum artık yeter!
Bu ülkede bir süredir topluma açıklama borcu hissetmediğinden, susmayı tercih ediyor özellikle sağda siyaset yapanlar. Artık ne bakanı ne vekili herhangi bir açıklama yapma gereği duymuyor. Belli ki birileri “susun kalın da bu denekler zaten uzunca bir süredir olana bitene gık çıkarmıyor; bunu da unutacaklar nasıl olsa”diyor. Onlar da geçmiş tecrübelerle kanıtlanmış bu durumu defa ve defa tekrar ediyor. Bir bebeğin öldüğü, diğerlerinin devlet çatısı altında alkolden zehirlendiği skandal sonrası, kamuoyunun vicdanını rahatlatan açıklama yapmak bir yana; potlar kıran Sağlık Bakanı Hakan Dinçyürek’in sırra kadem basmasını başka türlü açıklayamıyorum ben… Krizler ardı ardına gelirken söylenen veya söylenmeyen her şey; aslında o krizin yönetilme becerisine ya da beceriksizliğine işaret ediyor. Tıpkı gözlerin kamu sağlık hizmetine çevrildiği, hükümetin bir skandalın altında kaldığı noktada, başbakanın, sevkli ya da değil (bakın bu tartışmayı da ne çabuk unuttuk); özel hastanede ameliyat olması gibi. Biraz PR ile avantaja bile çevrilebilcek, devlet hastanesine güvensizliğin tavan yaptığı, bebeklerin zehirlendiği bir süreçte, Başbakan olarak siz de gidip özelde ameliyat oluyorsanız; bu, kriz yönetimi falan sallamam istediğimi yaparım demektir ve denek gibi yaşayan bizlere de bu noktada ancak “geçmiş olsun” demek düşmektedir.
İşte böyle bir ortamda, yani tüm göstergeler hükümetin gafları, yalpalamaları, kendi içindeki uyumsuzluğu, kavgaları ve bir noktada krizi ortaya koyarken, tam da aradıkları fırsatı vermek de kriz yönetememe becerisinin bir diğer dosyası olarak dün itibariyle karşımıza çıktı sayın seyirciler! Başkanlığa seçildiydi seçilmediydi tartışması koltuk kapmaca yarışmasına dönen, “sen 23 Nisan Başkanısın” bağırışlarının genel kurul salonunda yankılandığı “yüce meclis”te, bu kez kendi kendini başkan ilan eden Ziya Öztürkler’in yüzüne gözüne su boca etti daha önce kürsüde kendisine gazete fırlatılan Doğuş Derya. O an dedim ki “tam da iktidarın beklediği hamleydi ve altın tepside geldi”. Susup köşelerine çekilen, “denekler buna da susar ne de olsa” diye diye ellerinde hançerle birbirlerinin arkasında gezen hükümete mensup pek çok isim, şimdi adeta kenetlendi. Hatta göstermelik de olsa bir yürüyüşle durumu protesto etti. Size bir şey diyeyim mi? Bu memlekette bebekler ölür kıyamet kopmaz ama bir bardak suda kıyamet nasıl kopar, hazır olun şimdi bunu göreceğiz.
Aslında her zaman yaptığımızı yapıp, olanı biteni yine izleyeceğiz. Bakalım payımıza başka neler düşecek bunu göreceğiz. Aksi halde kafayı kaldırıp bir ses vermek falan gerekir de haşa biz deneklerin ne haddine!
































