Müzakereler başlamadan önce irili ufaklı “yetkili ve sorumlular” halkın tam destek ve katkıda bulunmasını istemiş, bu konuda çağrılarda bulunmuşlardı!
Fakat müzakereler safhasında bu kez de “müzakereleri olumsuz yönde etkileyecek yorum ve yayımlardan” sakınılması önerisinde bulunmuşlardı.
Şimdi de halkın karşısına geçmişler “umutla-umutsuzluğu” oynamaktadırlar! Üstelik sadece “halk” değil, tepede sorunla ilgili olanlar da her telden çalarak!”
MESELA. Başımıza bela olan şu Maraş olayına bakın! Gün geçmiyor ki “Maraş’ı çözümden önce Rum’a iade edelim, restorasyonu sayesinde biz de nemalanalım” diyenlerle; “hayır Maraş kapsamlı görüşmelerde mülk sorunu içinde ele alınacaktır” açıklamalarını yapanların soruna yönelik tartışmalarına toslamamış olalım!
MESELA: Gün geçmiyor ki müzakereleri Türk tarafının sabote ettiğini söyleyip yayanlarla, “hayır asıl muzırlığı yapan Rum tarafıdır, Hrisostomos’tur” diyenlerin tartışmaları arasında kalmayalım!
MESELA: Gün geçmiyor ki müzakerelerin çok iyi gittiği, umut verici gelişmeler olduğu ile çok berbat gittiğinin açıklamaları medyada salınmasın!
MESELA: Gün geçmiyor ki Eroğlu bir başka, Özersay daha bir başka, Nami çok daha başka açıklamalarda bulunmasın!
EĞER: Tüm bu olagelenlere demokratik hakkın ve hukukun gereği olarak bakıyor, “herkes özgür iradesinin sahibidir elbet konuşup yazacak, işitip yayacak” diyorsanız, o zaman işkembe’i küpradan değil, “gerçeklerin” ortaya konmasını sağlayacak ve müzakereleri bilgi kirliliğinden kurtaracak “ortamı” yaratmak zorundasınız. Şöyle ki “halka doğruları söyleyerek! Müzakere safhasında nelerin konuşulduğunu, nelerin gündeme geldiğini, hangi konularda uzlaşıya varıldığını, hangi konularda varılamadığını… (Açıklamalar hep yuvarlak ifadeler olmaktadır.)
Bunlar yapılmadığı içindir ki herkes müzakere sürecine kendi gözlüğü ile bakmakta değerlendirmelerini de misyonları neyse öyle yansıtmaktadırlar!
NİTEKİM: Bir parti başkanı diyor ki “Eroğlu önce ortak metindeki ‘tek egemenliği’ kabul etti ama şimdi cıvıtıyor…”
Değil işte! Çünkü kabul edilen o ortak açıklamada sadece “tek egemenlik” yoktur. Kuzey’in de Güney’in de kendi içlerinde egemen olmaları hatta birbirlerinin bu egemenliklerine karışmamaları” hususu da vardır. Kısaca “tek egemenliği” söyleyip, federasyonu oluşturacak iki federe kanadın kendi içindeki egemenliklerini söylememek sorunu tahrif etmek, daha dobrası sırf muhalefet yapmak için Eroğlu’na “muhalefet” yapmaktır!
VE ŞU ORTAK VATAN LAFI: Nedir şu “ortak vatan” söylemi? Ne oluyoruz? Masa başındakiler mi söylediler “ortak vatan” lafını? O zaman “iki bölgeli, iki toplumlu” ilke ve arayış ne oldu? Kaldı ki ne diyor Eroğlu? Anastasiadis’in başından beridir istekleri bitmedi. Artık müzakerelere bir takvim koyma zamanı geldi…
Anastasiadis’in ne istediği ise meçhul değil. Rum ahalinin yeniden Kuzey’e dönmesi! O zaman bunun için mi ortak vatandan söz ediliyor? Yani Türk-Rum Kuzey’de haşir neşir olacağız ve refahla istikrar içinde ezelden geldi ebede giden ortak vatanımızda yaşayacağız mı?
Ben bayılmadın ama “barışçı çözümün büyük temsilcileri Anastasiadis, Hrisostomos, Hristofyas falan… Bayıldılar!
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (AB PARLAMENTOSU’NA NİÇİN TEMSİLCİ OLMAK İSTERMİŞ)
Bir hanım kızımız Deniz Birinci, AB Parlamentosu seçimlerine Türk tarafı kontenjanından katılıyor. Muvafıktır diyor ve ekliyoruz: Üstelik cesur bir karar…
FAKAT: AB Parlamentosu seçimlerine niçin katıldığını bakın nasıl açıklıyor: “Kuzey’deki ve Güney’deki toplumların kemer sıkma politikaları altında ve siyasilerin Kıbrıs sorununa samimi bir şekilde ve kararlılıkla bir çözüm geliştirme konusundaki beceriksizlikleri karşısında ezilen ve yoksulluğa sürüklenen kesimin hiddetini ifade etmek için seçimlere katılma gereğini duydum. (Not: Bu adaylığa başvuru bedeli bin Euro’dur!)
İşte bir özgür irade daha! Kuzey’i ve Güney’i aynı potaya koymuş, aynı düşünceler ve aynı siyasi gözlükle değerlendiriyor ki dere tepe dümdüz!
Oysa ne beklerdik? “Ambargolar altında canı çıkan Kıbrıs Türk halkına reva görülen bu haksızlığı parlamentoda en gür sesimle haykıracağım” demesini!
Ne beklerdik? Annan Planı’na “hayır” diyen Güney Rum’unu AB üye alırlarken “evet” diyen Türk halkının cezalandırılmasını o salonda şiddetle kınayıp protesto edeceğim demesini!
Ne beklerdik? Kıbrıs siyasi sorununa çözüm arayışlarının devam ettiği bu ortamda Anastasiadis’in Hrisostomos’un müzakereleri germemesi, ortak metine uygun davranılması için o salonda elimden gelen katkıda bulunacağım” demesini!
Ne beklerdik? “AB’nin Türk halkına hem parasal yönden hem de alt yapı yatırımları ile eski eserlerimizin restorasyonu konusunda daha çok katkıda bulunması için AB Parlamentosu’nda mücadele edeceğim” demesini!
Oysa ne yapıyor Deniz kızımız? Hem Güney’i hem Kuzey’i şikâyet etmek, yerlerden yere vurmak için AB Parlamentosu’ndaki Kıbrıs Türk halkına ayrılan iki sandalyeden birine oturmak istiyor… Ne diyelim ki? Hayırlısı olsun!
**********
OLMAYAN OMBUDSMAN’A KARŞILIK ANAYASA’DA DEĞİŞİKLİĞİ
Ombudsman’ımız yoktur ama Anayasa’nın 114. Maddesi’nde değişikliği vardır! “Yüksek Yönetim Denetçisi” de denilen Ombudsman iki yıldır boş! Fakat makamı yerinde duruyor ki vekaletini “müdürlük” mevkiinde bulunan Zeki Gürsel yapıyor fakat imza yetkisi yok!
Bu Ombudsmanlık Anayasa’nın 114. Maddesi’nde yer almasına karşın başından beridir talihsizlikleri yaşıyor. Vakti zamanında Denktaş da önce Orhan Bilgehan’a teklif götürmüş fakat Bilgehan Eğitim bakanlığını tercih etmişti. Ardından 1997’de Nail Atalay 2002 yılına kadar Yüksek Yönetim Denetçisi olarak görev yapmıştı. Tabii yokluk içinde fakat canı gönülden. Zaman zaman telefonda konuşurduk. Hatta bir iki kez kendisine bazı kişilerin sorunlarını iletmiştim, çözümlerini sağlamıştı… Nail Atalay 2002 yılında ayrılmış ve Ombudsmanlık makamı yine boş kalmıştı. 2. Ombudsman Feridun Önsav’dı. 2006 da Talat’ın Cumhurbaşkanı olarak önerisi ve Meclis’in de kabul etmesiyle Ombudsman olmuştu… Şimdi ise makam yine boş fakat Anayasa’da değişikliği yapılıyor!
DEĞİŞİKLİK NEDİR? KKTC Anayasası’ndaki eski 114. Madde’ye göre Ombudsmanı Cumhurbaşkanı önerir Meclis de seçerdi. Bu usul kökten değiştirildi. İşte o değişiklik önerisi:
“Yüksek Yönetim Denetçisi’nin görev süresi 6 yıldır. Bir kişi bir dönemden fazla Ombudsmanlık yapamaz.
Yüksek Adliye Kurulu Yüksek Yönetim Denetçisi olarak seçilip atanmak özere başvuruda bulunan, yasada belirlenen nitelikler taşıyan kişiler arasından seçeceği üç kişinin isimlerini Yüksek Yönetim Denetçisi adayı olarak Cumhuriyet Meclisine sunar Yüksek Adliye Kurulu bu kişilerin Yüksek Yönetim Denetçisi adayı olarak belirlenmesinin gerekçelerini de Meclis’e bildirir.
Meclis’te yapılacak oylama için partiler grup kararı almazlar ve açık oylama yapılmaz… İlk oylamada Üye Tam sayısının 2/3 oyunu alan aday Yüksek Yönetim Denetçisi olarak atanır… (Ve alamazsa ikinci üçüncü oylamalar falan…)
KISACA: Erhürman’ın da ifade ettiği gibi artık dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde önemli görevler yüklenen Ombudsman her halde bu yasa değişikliğinden sonra rutin olarak makamını dolduracak ve görevini yapacaktır. Hemen vurgulayalım Yüksek Yönetim Denetçisi kesinlikle “tarafsız, yansız olur.” Mesela ben Nail Atalay’a yurttaş şikâyeti nedeniyle o kadar “sıradan” sorunlar iletmiştim ki meramımı anlatmadan önce “meşgul ettiğim için özür dilerdim!” Fakat Atalay sektirtmez, anında çözümünü sağlardı… Ne yapardı? Yanılmıyorsam ilgili bakanlık yahut daire ile temasa geçer, ricacı olurdu…
Dolayısıyla o makamda görev yapacak insan her şeyden önce “rica ve niyazları ile emirlerini” kabul ettirip kabul görecek bir “zat’ı muhterem” kişi olmalıdır. Nitekim Anayasal değişiklikte de vurgulanır: “Hiçbir organ, merci veya kişi, Yüksek Yönetim denetçisine emir ve talimat veremez, genelge gönderemez…” Bu hali ile “değişiklik olumdur” diyelim…
































