“Şimdiki Türk lider süreci sürüklemiyor. Aksine Rum liderin masadan kalkması için adeta dua ediyor. Talat önerirdi, üretirdi, ısrar ederdi. Masanın sürükleyici unsuruydu. AB ve BM’yi masaya odaklandırırdı. Tabii Anastasiadis de çok hevesli değil ve tutuk davranıyor…”
Yukarıdaki satırlar CTP Genel Sekreteri Kutlay Erk’in yaptığı açıklamalardan bir paragraftır. Müzakereler sürecinde Eroğlu’nun masadaki tutumunu bu teşhisi ile değerlendirmiş, kısaca hem taktik hem de politik hata yaptığını iddia etmiştir.
Buna karşın Anastasiadis için de “eh o da çok hevesli değil” demek gereğini duymuştur!
SÖYLEMEYE GEREK YOKTUR: Kıbrıs Türk halkının siyasi soruna yönelik görüş ve düşünceleri çoktan beridir parça körçedir. Bir devrelerde Rahmetlik Denktaş büyük çoğunluğun lideri olma özelliği ile Kıbrıs siyasi sorununu “dava” olarak kişiliği ile özdeşleştirdiği gerçeklerinde “ayrı gayrı görüşleri” toparlayabiliyordu. Öldükten sonra Denktaş gibi dünya siyaset literatürüne giren bir başka lider yetiştiremediğimizden olacak ne içeride ne de dışarıda “Kıbrıs Türk halkının adadaki var oluş davasını kıyasıya savunacak siyasi ortamlarla fırsatlar yaratılmadı! Boşluğu Erdoğan’lı TC hükümeti doldurdu ama o da Annan Planı’ndan tornistan edeli beridir sorun tel tel ayrışarak yorumu ile çözümü her kafaya göre “atışı serbest” bir siyaset ucubesine dönüştü!
Dolayısıyla eğer Kutlay Erk müzakerelerdeki Eroğlu’nu pasiflikle suçluyorsa haklıdır. Çünkü artık Kıbrıs siyasi sorunu süreci ile ilgili birbirini suçlamayan kimseler kalmamıştır ki ana muhalefetin genel sekreteri bundan azade olsun!
BUNA KARŞIN YİNE DE SORALIM: Artık temcit pilavı gibi sürekli tekrar edildiği için sıksa da yine soralım: Annan Planı’nın Rumlar tarafından ret edilmesinin sorumlusu Denktaşlı Türk tarafı mıydı?
Cumhurbaşkanı olduktan sonra nasıl ki vakti zamanında Denktaş ile Kleridis’in anlaşması beklentileri büyük umutlar yeşertmişse “Sol cenahın AKEL’ci Hristofyas’ı ile Talat’ın anlaşması da benzeri beklentilerde tavan yapmasına karşın neden sonuç alınamadıydı?
BUGÜNE DÖNELİM: Başından beridir müzakereleri izliyorum. Elimin altında Anastasiadis’le Eroğlu’nun birbirlerine öneriler halinde sunulmuş “yol haritaları” vardır. Bunları çok söyledik artık yeniden tekrarlamak okuyuculara da saygısızlık olacaktır, sadece şunu yazalım.
Sn. Kutlay Erk Anastasiadis’in bugüne kadar Türk tarafına sunduğu önerilerinin onaylanması gerektiğine inanıyor mu?
Bu önerileri kabul etmediği için Kudret Özersay’la Eroğlu’nun büyük hatalar yaptıklarına inanıyor mu?
Mesela Maraş’ın hemen iadesinin gerçekten müzakerelere olumlu şekilde yansıyacağına inanıyor mu?
Bizzat CTP’nin adeta deklere ettiği “iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı, Türkiye’nin garantisinde bir Federal Kıbrıs Devleti” çözümünü; Masadaki etkin ve yetkin Türk politikacılarının çabaları sonucunda Anastasiadis’in kabul edeceğine inanıyor mu?
Müzakerelerin başarısızlığa uğraması için masadan kaçanın Anastasiadis değil Eroğlu olduğuna inanıyor mu?
Kendileri de geçmişte müzakerelerde görev almış bir yetkili ve sorumlu olarak Rum tarafının Türk halkına siyasi eşitliği içeren bir ortaklık devletini bahşedeceğine inanıyor mu?
FİKRİ SABİTİM: Kısaca öteden beridir saplantılıyım! Ulusal dava dediğimin herkese göre bir çözüm yöntem ve modeli olduğuna inanmıyorum! “Eroğlu’nun tutumu bu iken Talat’ın şudur, Siyasi parti ve örgütlerin de bunlar şunlardır” iddiaları ile inatlaşmaya varan “ulusal dava savunması” olmaz!
Zaten olmadığı da ortadadır!
**********
ÇIKANI KADAR DEĞİŞTİRİLENİ VAR! (DEVET KENDİ YASALARI ALTINDA VİZİLİYOR!)
Meclis 1 Eylül’de toplanıyor. Aynı gün Erdoğan’ın resmi ziyareti var. Esas yeni yasama yılına 1 Ekim günü başlanacak.
1 Eylül’deki gündemde İskân Toplandırma ve Eşdeğer Mal (Değişiklik) Yasası da bulunuyor. Değişiklik nedenleri ise “fon uygulamalarının artması, mali disiplinin bozulması, bütçe birliğinin zedelenmesi gibi sorunlar!” 2014’ün Nisan ayında Meclis’ten geçtiydi ama Cumhurbaşkanı’nca geri gönderildiydi.
Olayı didikleyecek durumumuz yok. Ancak “kelimelere” bakıyoruz! Mesela “fon uygulamalarının artması, mali disiplinin bozulması!”
Devlet Meclis’te kendini bu “kelimelerle” ifade ederken bir yandan da “başarısızlık ve doğan zafiyetlerden dolayı sorguya” çekecektir! Yahut çekecek midir? Kısaca KKTC’de yasalar peş peşine çıkmaktadır ama uygulamalar nanaydır! Adının önünde “devlet” yazan ne kadar sektör varsa hepsi de muallakta sallanmaktadır! Bizatihi devletin kendisi çıkardığı yasaların altında kalmaktadır!
Dolayısıyla “çıkan yasalar kadar da “değiştirilenleri” çıkmaktadır! Onlar da değiştirile değiştirile değişmektedirler!
AYNADA YANSIYAN CİSİM ŞUDUR: Devlet oluşu sindirememiş bir toplum! Kurumlaşamamış ki kuramlaşsın! Genelleme yaparak “Kamu” dediğimiz devlet kademelerindeki “görevliler ve görevler” de öyle, devletin çerçevesi içinde yer alan özel ve özerk kurum ve kuruluşlar da öyle!
Nitekim TC’nin “uygulayın” dediği Mali ve Ekonomik Protokol evvel emirde “önce kamu yönetimini” düzeltin diyor! Doğrudur.
ÇÜNKÜ: İktidarlar gelir gider ama “kamu yönetimi” hep kalıcıdır. O kalıcılıktır ki devletin esas Yöneteni işte o dairelerdeki memurlar, müdürler, üst kademe bürokratlarıdır… Bu devlet “kesimi” ne kadar doğru ve düzgün çalışırlarsa, Devlet de o kadar doğru ve düzgün olur.
Devlete bu kaziyeden baktığınızda ne görürsünüz ama? Asıl çalışmayıp işleri rölantiye alan kamu görevlileri kesimidir! Tabii düzeltelim: Paşa gönülleri öyle istediği için değil, KKTC’de hiçbir işin daha başka türlü olmasına imkân verilmediği için!
BİR ÖRNEK: KTÖS artık kendinin de çok iyi bildiği gerçeklerde anlamı ile işlevi yitip gittiğinden çoktan kadük olması gereken şu “öğretmenlere hazırlık ödeneği” verilmesi konusunda hükümeti yeniden uyardı.
Neydi bu hazırlık ödeneği? Vakti zamanında benim de “yeme de yanında yat” diyerek bayıla ayıla ceplediğim maaşıma ek verilen bir miktar para! Amacı öğretmenin okullar açılmadan öğrencileri ve kendi eğitim araç gereçleri için yapacağı harcamalarının devlet tarafından ek ödenekle karşılanması… Ki şimdilerde Sayıştaylık “yan ödenekleri” yasaklamıştır.
Ne diyorduk! Eğer mekanizma “Sendika ve üyesi durumundaki Öğretmenler” olarak çalışıyorsa bu “hazırlık ödeneklerinin” kendi bürokratik hiyerarşisinde hem otokontrole tabi tutulması hem de işlerliğinin yerli yerinde olması için denetilmesi gerekirdi.
Hayır, “ek ödenekler” hiç bu düşüncede işlerlik bulmadı! Tek düşünce ve tutum “öğretmen sebeplensin” oldu! Parayı nerede harcadığı hiç önemli olmadı! Devlet de sormadı çünkü öğretmeni memnun mesut etmeliydi ki oylarına halel gelmesindi!
Yani devlet bizzat kendi “çalışanı” tarafından söğüşlensin diye yasalar çıkartıldı!
Eee şimdi “fon uygulamalarının, mali disiplinin bozulmaları” nedeniyle Meclis’te yeniden tartışılacak İskân Topraklandırma gibi yasaların (değiştirilmesine) şaşar mısınız? Kırk yıllık serüven!
**********
BU KEZ KENDİME TAKILDIM (İŞTE YENİ TRENDİM!)
Ansızın farkına vardım ki insanlar yediden yetmişe, kadını erkeği, çocuğu genci, “kara” değil, kapkara gözlükler” takıyorlar! Karada, denizde, havada hiç fark etmiyor. Sordum, “yeni trend”dir dediler! Yani “moda” yahut “stil” Öyle mi dedim! Ben de sanırdım çok ilericiyim! Takmadığım için kara gözlük kendimden utanıverdim! Ve:
Gözlerim miyop ya! Bizim evdeki eski çerçevelerden neredeyse “gözlük çerçeveleri müzesi” kurulur! Uygun olanlarından bir tanesini kaptım, reçeteyle beraber gözlükçüme gittim. “Bana dedim bu çerçeveye en karasından cam tak, aha reçete!” Dört beş gün sonra telefon etti. “Gel gözlüklerini al…”
Artık yeni trende bende uyacaktım, heyecanla gittim, gözlükleri aldım, hemen gözlerime taktım… Ki!…
Yarabbi “mahşer mi yoksa makber mi?” Çekip gitmiş aydınlıklar, gelivermiş zift gibi karanlıklar! Trend uğruna kararmış dünyam, kör talihimin en karasından!
Olsun ama dedim! Değil mi yeni trend yeni moda! Varsın kararsın dünya!
İşte yandaki resmim bu kararan dünyamın bir hatırasıdır! Sizinle paylaşayım dedim…
































