Eskiden “makbulat” denirdi. “Makbul” olan, “kabul edilen” yani… Tabii bir şeyin “makbulat” olması için söyleyenle yapanın da “arif” olması gerekir. Yani “ilim irfan sahibi, bilgili kişi.”
Demirel uzun yılların politikacısı ve devlet adamıdır. Çok özel kişidir. Bir ömür “politikacılık” yapmıştır. Doğruları ile Türkiye’ye büyük katkılar sağlarken yanlışları ile de millete ceremesi pahalı faturalar ödettirmiştir…
İşte TC’nin 9. Cumhurbaşkanı Demirel bir iki gün önce aramızdaydı. “Tatil için geldiği” açıklandıydı. Gelmişken tabi ki her kesimden hüsnü kabul gördüydü. Kendileri de ziyaretlerde bulunup, Kıbrıs siyasi sorununa yönelik görüşlerini aktardıydı. Eroğlu ile görüşmesi sırasında da basına özetle şunları söylediydi.
“Çözüm kolay olmuyor… Türk halkı topraklarına sahip çıktı… Artık 50 yıl öncesinin Kıbrıs’ı yoktur… Müzakerelerden ümidin kesilmemesi gerekir… Kıbrıs Türk halkı bugünlere büyük fedakârlıklarla geldi… Devletini oluşturdu… Müzakereler ümit vermese bile ümidin kırılmaması gerekir… Türkiye her zaman Kıbrıs Türk halkının yanında olacaktır…”
Bu söylemler ilk bakışta çok sıradan ve temennilere dayanan ifadeler. Ancak “Demirel söylediği için makbulattır ve bir hikmeti vardır!”
İşte ben bu “hikmeti” aradım. Bulduğum şuydu. “Müzakerelere devam!” Yine sorulacak ama: “İlânihaye mi?” Evet ilânihaye! Çünkü:
BU ADADA RUM’LA YAŞAMAK KADERDİR: Komşumuz bize tahammül etmese de bizi adam yerine koymasa da hâlâ hor görüp ikinci sınıf insanlar muamelesi yapsa da tüm ada egemenliğinin üzerine yatmak istese de bu adada Rum-Türk halkları şu veya bu statüde yan yana yaşayacaklardır başka da tek fiskelik çaresi yoktur. Üstelik bu “yaşam” eğer başlara bir kaza gelmez, savaşlar çıkmaz, doğanın hışmına uğramaz, başka güçler tarafından yok edilmezse, falan… Bu iki halk abartılmış bir ifade de olsa, ifade edecek daha başka bir kelime olmadığından, “sonsuza” dek birlikte yaşayacaklardır…
O ZAMAN DÜŞÜNÜRSÜNÜZ: Güven ve huzur içinde sonsuzluğa uzanacak Kıbrıs’ı yaratmak için kırk yıllık bir zaman dilimine sıkışan uğraşların lafı mı olur! Hatta müzakereler bir kırk yıl daha uzasa, eğer Kıbrıs’ın geleceğini kurtaracaksa, “helal olsun” bile demez misiniz?
Tabi bu anlatımımıza koyduğumuz uzun müzakere süreci, hamasete bulanmış bir abartıdır! Ancak Demirel haklıdır: “Müzakerelere devam. Bir gün elbet çözüm için Rum’u da zorlayacak koşullar oluşacaktır.
**********
DEVLETÇİ ZİHNİYETİ SAVUNANLAR ÖZELLEŞTİRMEYE DE KARŞIDIRLAR “ÖZELE” DE!
Bir zamanlar KKTC’den Rahmetlik Turgut Özal da geçtiydi. Hem de öyle sadece yemeli içmeli, hamaset kokulu yavruvatan-anavatan lafları ile değil. Mağusa’ya koskoca bir “Serbest Liman” kazandırarak… Devri iktidarında KKTC lale devri yaşadıydı…
Özal’ın KKTC’yi ziyaretine kadar geçen yıllar içinde yine bugünkü gibi alışıp beceremediğimiz için yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız, aslında olmayan fakat utandığımız için “varmış” gibi gösterisi ile lafazanlığını yaptığımız “Ekonomimizi” tartışıyorduk! Ve aradan geçen yıllar içinde hâlâ yerimizde saydığımızın ispatında tıpkı bugünkü gibi soruyorduk: NEDİR BİZİM EKONOMİK SİSTEMİMİZ? “Devletçilik” midir yoksa “Karma Ekonomi” midir?” O dönemlerde henüz “Liberalizmi” bilmediğimizden onu telaffuz bile etmiyorduk! Ha arada Marks’a bile rahmet okutan dünyanın en tuhaf soluna sarılanların diline pelesenk “kapitalizm” falan gevelemeleri işitiliyordu ama memlekette “kapital” yoktu ki “kapitalizm” olsundu, bu nedenle bu kelime de fantastik bir laf olarak kalıyordu. ÖZAL GELDİĞİNDE SORDULARDI: “Efendim bizim ekonomik sistemimiz nedir? Cevap verdiydi: “Serbest Piyasa Ekonomisi!” Ben bunu işittiğimde hemen Bozkurt gazetesindeki Köşeme not düştümdü: “Allah Allah! Ekonomisi olmayan devletin nasıl serbest piyasa ekonomisi olur?” Özal da bunu söylüyordu işte! Nitekim Mağusa’daki Serbest Limanı bunun için oluşturduydu. TC’den gelecek “türlü çeşitli mallar Mağusa Serbest limanında antrepolara konacak yahut TC ve üçüncü ülke sanayicileri limanda üretim yapacak ve tüm bu mallar Ortadoğu ülkelerine “açık Pazar” koşullarında satılacaktı… Tutmadı, olmadı! Onca para onca umut heba olup gitti. Şimdi bu limanın “yarattığı çevre kirliliğinden” söz ediyoruz…
TÜM BUNLARI NEDEN YAZDIK: Geçtiğimiz gün Başbakan Yorgancıoğlu İstanbul’da Türkiyeli iş insanlarına KKTC’de yatırım yapmaları için çağrıda bulunduydu! Şaştım kaldımdı! Çünkü bırakın TC’den gelen ve gelecek olan iş insanlarına olanak sağlamayı, Sn. Başbakan memleketin özel sermayesinin bile yatırımlara kanalize edilmesinin önüne barikat çekiyor! Mesela: Turkcell Lefkoşa’dan Mağusa’ya fiberoptik hattını çekecek, Tel-sen, “monopol” haline gelecek iddiasında kazan kaldırdıydı. Hükümet ise bu yıpratıcı engellemeyi uzun süre seyrettiydi. Tekel yaratacak insancında her halde! Mesela: Daha geçen gün Müteahhitler projelerinin aylarca ilgili ve sorumlu devlet kademelerinde onay için bekletildiklerinden yakınıyor bu nedenle büyük zararlara uğradıklarını sayıp döküyorlardı! Mesela: Bizzat İktidar’daki CTP’nin Genel Sekreteri “Özelleştirmelerin Sol ideolojilerine aykırı olduğunun açıklamalarını yaparak resmen Özel Sektöre ve özelleştirmelere meydan okuyordu! Mesela: Hâlâ Hava alanının Yap İşlet Devlet modeli ile Taş Yapı’ya kiralanmasına da karşıdırlar, ellerinden gelse anlaşmayı bozacaklar! KISACA: Hâlâ “devletçiliği” savunan bir Başbakanın İstanbul’da “KKTC’ye özel sermayeyi çağırması” ya o ziyaret havası içinde araya laf ola sıkıştırıldıydı yahut KKTC’nin nasıl büyük yatırımlar beklediğinin imajını çakmak istemişti! Yoksa Unutmadık: Besim Tibuk’tan Taş Yapı’ya kadar kelli felli TC’li iş insanlarının “KKTC’deki hantal bürokrasi” ile nasıl canlarının çıkarıldıklarının sık sık açıklamalarını yaptıklarını! Dolayısıyla diyoruz ki samimi olun. Bir yandan “özele” bayda atar ve önüne barikatlar çekerken, öte yandan TC’lere gidip ayni “özele” davetiye çıkartmayın! Neyseniz o kalın çok daha makbul olur! Not: “Mali Destek Ve Kısmi Hibe” Programları ile “Teşvik ve primleri” hatırlatılarak “özele, orta ölçekli esnaf ve zanaatkâra, köylüye çiftçiye daha nasıl katkıda bulunacağız” serzenişini duyar gibi oluyorum. Zaten bu da ayrı sorundur. Çünkü Elçilik kanalıyla TC’den pompalanan bu “yardımlarla kendilerinin olmayan katkıları” gelen giden bütün hükümetler popülist tutumlarda oya tahvil edecek propagandalarında kullanıyorlar!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (POLİTİKACILARI SEVERİM. İŞTE FIKRASI!)
Bir gün ABD Başkanı Bush şöyle kendince kırlara açılıp kafa dinlendirmek ister. Şoförü ile yola koyulur dağ bayır derken ve bir çiftlikten geçerken, önce bir tavuğa sonra o telaşla bir ördeğe ve artık iyice şaşırmışlıktan bir ineğe çarparlar. Bunun üzerine Bush şoförüne, “sen arabada kal ben şimdi hallederim” der çiftlik evinin kapısına dayanır, içeri girer. Aradan beş dakika geçmeden de ağzı burnu kan içinde arabaya döner! Çiftlik sahibi Bush’u iyi benzetmiştir!.
Yola devam ederlerken bu kez de bir domuza çarparlar! Bush’un yeniden gidecek hali yok, şoförü gider. Beş dakika, on, yirmi dakika bir saat derken şoför elinde meyve paketleri geri döner. Tabii Bush büyük merakla sorar: “Eee neden bu kadar geciktin? Dayak yemekten nasıl kurtuldun?” “Vallahi der şoför kim olduğumu sordu ben de Bush’un şoförüyüm domuz öldü” dememe kalmadan adam bir sevinir bir sevinir, boynuma sarılır, “imkânı yok der yemeğimi yemeden seni bırakmam! İşte bu nedenle geciktim!”
Politikacıları severim… Bizim gibi “Köşecilerin” velinimetidirler. Sayelerinde yazarız!
































