Sesinin ve harflerinin dokunduğu yeri başkalaştıran bir büyüsü vardı… En çok gece yarılarında çalardı düşler kapısını, en çok gece ayazlarında koyardı ona cızıltılı yalnızlığı. Savruktu, herkesle anlaşır, hiç kimse ile kalabalıklaşamazdı. Gümüşten kelebekler saklardı saçlarında. Saçları kaçabileceği en uç noktasıydı. Karlı, buz tutmuş bir kış gecesinde penceresini tıklatan yalnızlık sesiyle sarılırdı kitaplarına. Bir sevgili, bir anne, bir eski dost olurlardı ona. Onlara daldığında kendini uçsuz bucaksız ülkelerin olmayan kentlerinde sanırdı. Onlara sarılınca ada kızlarının tuzlu dudaklarının tadını alırdı. Kitapları en eski yalnızlığıydı. Kitapları en paslı sarılışıydı. Sisli dalgaların boş bıraktığı o dalgalı sahil bankının tek tanığıydılar. Birkaç yaşam öncesinden devraldığı bir iç yarasının izleri vardı ellerinde. Yolculuklarının pusulasında durmak, soluklanmak, geriye bakmak yoktu. Haritası kendine ayarlı bir düşün yollarını gösteriyordu. Yatağının sol boşluğundaki çukura yatırıyordu kitaplarını. Kitapların içinden süzülen kahramanlar o uyurken üzerini örtüyorlardı.
“Mırıldandığı şeylere” dönüşen yaşamların sabahlarına koşardı. Alarmlar çalardı ve susardı gecenin karanlığında. Adam hep karanlığını sabahlara saklardı. “Mona Roza” gelirdi rüyasında kollarına, “Emperyal Oteli’nde 4 gün 4 gece” saati durdurarak sabahlardı. Bülent Ortaçgil “kendi kendime soramadım niye?” diye bastığı notaların çığlıklarını yollardı günaydınlarına. Turgut Uyar bir “senfoni”nin ulaşılmazlığıyla süslerdi uykularını ve en doğru en yalın, en derin “belirsizlikler”ine Edip Cansever “kanlı bir mendil” uzatırdı…
Yine kitaplarıyla sabahladığı bir gecenin ardından ağır bavuluyla, bir kadın çıkıp gitti yaşamından. Bir yaşam çıkıp gitti kapısından. Bir hapishane güncesi, bir ideoloji harabesi çıktı gitti odadan. Demlenen çayın kokusu gitti, çocuk adımları, kahkahaları, kavgaları, bulantıları gitti. O gittikten sonra öğrendi adam fotoğraflarını işportacılara satmayı. O günden sonra öğrendi bir yolda yürümenin zincirlerinden kurtulmayı, özgürlük denen bağımlı düşün hapsettiği yaraları. Bir bavulun içine sıkıştırılan, sığışan nice anıyla birlikte kitaplarını da (ç)alıp gitmişti kadın. Bir bavulun içine koskocaman bir hayatın artıklarını, mavi renkli günlerin kırıklarını ve kitaplarını (ç)alıp götürmüştü. Boşlukların ortasında aşksızlığı yetmezmiş gibi kitapsızdı artık. Pusulasız, rotasız, haritasız bir yolculukta hissetti kendini. Çıkmaz bir tabela gibi kendini gecenin kollarına vurdu. Gözlerine yerleşen boş banka koştu yeniden. Bir-iki yorgun balıkçı, birkaç sokak kedisi ve martıların aç çığlıkları düştü payına.. Kahramanlarını kaybeden öyküler gibi sahipsizdi artık. Gece, gözlerini gözlerine dikince sahildeki bankın üzerine deniz kapkara kusmuklarını sürüyordu sanki. Evsiz, yurtsuz, milliyetsiz bir kimliksizlikle döndü evine… Kapının vurularak çıkılan sessizliğine alışmaya çalışarak gitti. Kitaplarından uzak kalamamanın verdiği o derin kesiklerle bomboş bir evin, bomboş rafları karşıladı adamı… Yıllarının, yollarının, sancılarının tanıkları, kitapları artık yoktu. Kadın kitaplarını da çalıp götürmüştü yaşamından. Şimdi yeniden kurgulayamayacağı bir öykü kalmıştı “Ondan geriye… Artık biliyordu ki gittiği bütün yerler yarım, öptüğü tüm dudaklar tuzsuz/tatsız olacaktı. Biliyordu ki sevdiği bütün kadınlar kitaplarını çalan bir kimlik taşıyacaktı. Ve o hep kitapları/sevdaları çalınan adam olarak kalacaktı geride…
********************************************************************
DR. ÖZLEM GÜRKUT’UN SÖYLEDİKLERİNE KULAK VERELİM!
Dün internette rastladığım bir haber dikkatimi çekti. Çalışmalarını büyük bir beğeni ile izlediğim Dr. Özlem Gürkut’un Facebook hesabında paylaştıklarıyla ilgiliydi bu haber. Dr. Gürkut’u kanserli hastalara onkoloji servisinde gönüllü olarak bakması ile de tanıyor ülkemiz. Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi Tıbbi Onkoloji Servisi’nde görevli Dr. Özlem Gürkut, devletin “para yok” deyip ihmal ettiği onkoloji servisi ve kanser hastaları adına isyan ettiği yazılıyordu haberde. Özellikle de kamudaki yüksek baremli ve yine müşavirler ordusuna yeni isimler eklenecek olan atamalardan sonra şunu diyordu Özlem Hanım:
“Kamudaki yüksek baremli siyasi atamalar ‘para olmayan bütçeden’ mi yapıldı?..”
Aynı zamanda Kıbrıs Türk Tabipler Birliği Asbaşkanı olan ve çevre platformlarında da etkin olarak çalışmalar yapan Dr. Özlem Gürkut, onkoloji servisinin ve onkoloji hastalarının yaşadığı sıkıntıları sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta aşağıdaki gibi dile getirdi. İşte bu kanser illetinin her evden bir insanı alıp götürdüğü her aileye bir afet gibi düştüğü kanserden bahsediyor doktorumuz. İçim kan ağlayarak okudum. Bu ülkede birilerin, seçilenlerin, bakanlıkların, devletin, hepimizin bu konu ile ilgili yapabileceği daha fazla bir şeyi olmalı:
“Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi Tıbbi Onkoloji Servisi yaklaşık olarak beş bin (5000) kanser hastasının tanı, takip ve tedavisini üstlenmiştir. Bu hastalarımız, zaten yeterince acılı olan bu süreci bir nebze daha rahat geçirsin diye, yıllardır canla başla çalışmaktayız. Poliklinik hizmetlerimizi; sabahın karanlığında ve soğuğunda sıra numarası almak için beklemeden, itiş kakış yaşamadan verebilmek, hastalarımızın muayene olacakları saatte gelip beklemeden, ya da kısa süre bekleyerek hizmet alabilmeleri için randevu vererek sürdürmekteyiz.
Bundan 6 yıl önce günde 6-7 hastaya kemoterapi vermekteyken, son zamanlarda günde 25-30 hastaya kemoterapi vermekteyiz. Poliklinikte her gün 30-35 hastayı muayene etmekteyiz. Ayda 35-40 tane yeni kanser tanısı almış hastayı kabul etmekteyiz. Acil servise müracaat eden hastalarımıza 24 saat 365 gün aralıksız hizmet vermekteyiz. Takip ettiğimiz hastaların her türlü başka branşlardan alacağı hizmetleri de biz koordine etmekteyiz. İhtiyacı olan hastalarımızı yatırarak tedavi etmekte, izlemekteyiz. Ancak hasta sayımız ve iş yükümüz öylesine arttı ki artık yetişemez olduk. Bunu oldukça uzun bir zamandır, istatistiklerimizi de ekleyerek defalarca yazdık, bildirdik, yardım istedik. Poliklinik günlerimizi haftada 5 güne çıkardık. Aynı günde hem yatan hastalara, hem poliklinikte muayene olacaklara, hem kemoterapi alacaklara, hem diğer servislerde yatıp konsültasyona çağırıldıklarımıza, hem acile gelenlere bakıyoruz. Peki tüm bunlara yetişebilmek mümkün mü? Mümkün olmadığının en iyi kanıtı: Bugün onkoloji polikliniğine muayene olmak için başvuran bir hastaya, Ocak 2014’e randevu vermemizdir. Ya da birkaç gün önce muayene olmaya gelen 80 yaşındaki kanser hastası sevgili bir hastamın bana içeriye girebildiğinde ‘Tam 4 saattir kapında bekliyordum kızım’ dediğinde hissettiğim UTANÇ’tır.
Çare ne? Görevli hekim sayısını artırmak. Bunu herkes biliyor. O zaman niye başka hekim görevlendirilmiyor? Çünkü bütçe buna imkan vermiyor. PARA YOK. Evet kanser hastalarına bakmak için yeterli hekim yok ve bütçe kısıtlaması yüzünden alınamıyor da. Ama gelin görün ki en üst baremlerden maaş çekecek birçok siyasi atama YAPILABİLİYOR. Şimdi birisi bana, ikinci bir bütçe mi var, yoksa o para olmayan bütçeden mi yapıldı bu müdür atamaları, izah etsin lütfen. Buna gerçekten ihtiyacım var.”
Kaynak: Yavru Vatan’da KANSER ayıbı! – Star Gazete
—————————————————————————————————-
Ürküntü
Ey içimin dehlizlerine türemiş ürküntü
Ey tiz sesinde anlamını kaybetmiş çığlık
Tokken açlık
Beynimin odacıklarındaki
Takıntılı hastalık
O eskimiş nemlenmiş kelimeler
Ey kapalı kalmışlık!
Eyy gecemde uçuşan yarasalar
Şiirlerimin kusmuklu, tükürüklü, örümcek kadını
Siyah giysilerin matemi andıran tekrarı
Ey makyajı dökülmüş yüzün onanmaz yarası
Korunma duvarlarımdan dökülen sıva
Ey iğreti yama: Tolumsallık
Bedenime sinmiş döküntü
Egzama, tıksırık, enfeksiyon…
Önemsiz bir yıgın ayrıntı
En sıradan sözcüklerle bünyemde oluşan reaksiyon
Ey anlamsızlık
Şarkısızlık aşksızlık
Yüzleşmeye geldim seninle
Cesursan çık karşıma
Çık artık!
B.B.
































