Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Kim Kazanır”dan Çok, Ne Kazanır, Ne Kaybederiz?

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşıyor. 75 gün sonra sandık başına gidilecek seçim için adaylığını açıklayan isimler bugünlerde vites yükseltmiş görünüyor. Her seçim olduğu gibi yine “kim kazanır” sorusu var akıllarda. Oysa mesele artık sadece bir kişi ya da bir makam değil. Geride bıraktığımız 5 yılda neler olduğu ve bundan sonrasında neler olacağı… Yani ülke insanının hangi değerler, hangi üslup ve yaklaşım, hangi özgüven ve en önemlisi hangi iradeyle ayakta kalacağı.

Yaklaşan seçimi bir dönüm noktası olarak görenler azımsanamayacak kadar fazla. Bunun nedeni yalnız Kıbrıs sorunu konusunda değil; aynı zamanda yıllar içinde inşa edilen ekonomik, kültürel ve ideolojik hegemonya düzeninin kalıcılaşmasına karşı bir kırılma potansiyeli taşıyor oluşu. Çünkü bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde kimi zaman “dış politika”, kimi zaman “kardeşlik” perdesiyle karşımıza çıkan şey, esasen bir toplum mühendisliği projesi olarak okunuyor. Son dönemde farklı örneklerle sıkça yaşadığımız, Kıbrıslı Türklerin kültürel kodlarının, laiklik ve çoğulculuk gibi temel değerlerin, o ya da bu gerekçe üzerinden sürdürülen tartışmalarla aşındırılması, medyada özellikle patronaj yapısının değişmesi ile oluşan havuzcuklar vasıtasıyla çok seslilikten uzaklaşılması, sivil toplumunun işlevsizleştirilmesi gibi sonuçlar doğuran pek çok olay hafızamızda tazeliğini koruyor. Şimdi bir kez daha seçime giderken, sadece “karşı çıkmak” değil, “yeniden kurmak” için bir fırsat; belki de son bir şans var elimizde.

Toplumun refleksleri, uzun erimli hafızası, inadı ve hatta bedel ödemeye hazır olup olmadığı bu noktada belirleyici. Çünkü mesele kimin seçileceği değil; mesele sesimizi yeniden bulmak, direncimizi inşa etmek ve bu ülkede yaşayan insanların kaderinin başka masalarda pazarlık nesnesi değil, kendi ellerinde olduğuna dair bir inancı yeniden kurmak.

Netleşen adaylar malum… Bir yanda mevcudun devamını vaat ederken güvenlik gibi toplumun son derece hassas olduğu kavramlar üzerinden hamasi söylemler fakat bunun yanında giderek zayıflayan özgüven ve aidiyet duygularıyla kimliğin geriye dönüşü olmayan dönüşümü… Diğer yanda ise eksiğine, gediğine, eleştirilebilir yanlarına karşın, değiştirme gücünü kazanmak konusunda inancı yeniden kurgulayabilecek bir ortaklaşma çağrısı var. Bu çağrı sadece seçimi kazanmak için değil, sonrasında kurulacak düzende liyakat, şeffaflık ve toplumsal uzlaşıyı temel almak için yapılıyor. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı seçimini izleyen süreçte olası bir erken genel seçimin zemini de buradan şekillenebilir. Eğer bu toplum yeniden sesini bulabilirse, UBP-DP-YDP bloğu tarafından sürdürülen bu teslimiyet siyaseti sarsılabilir. Çünkü halkın öz güveni geri gelirse, bu sadece bir seçimi değil, mevcut düzeni sandık marifetiyle değiştirme gücüne dönüşebilir. Elbette bu noktada her zaman aklımızda tutmamız gereken toplumun samimiyetidir. Gerçekten gidişattan endişe mi duyuluyor, bu nedenle gerekirse bedel ödemek göze alınır mı; yoksa sistemin yarattığı gedikler avantaja kullanılabildiği için bunun devamından yana tercihler yapılır mı bunu göreceğiz.

Umutsuzluk, son yıllarda bize enjekte edilen en etkili zehir gibi. Güven duygusunun her alanda zayıflamasının da etkisiyle gelen “hiçbir şey değişmez” hissi itirazı felç edip, örgütlü yapıları dağıtsa da; hakkını vermek gerek, tepki gösterme konusunda hâlâ iyi durumdayız. Eksik kalan taraf ise bu kitlesel tepkiyi yönetme becerisi ile uzun erimli ve sonuç odaklı eylemlilik hali.

Yazının sonunda malum soruyu yeniden fakat bu kez şöyle sorayım: Kim kazanırsa biz ne kazanırız?

Bu seçim, sadece bir isim ya da makamla ilgili değil. Nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizle ilgili. Oy pusulası bir kez ve bu anlamıyla belki de son kez (!) sadece bir tercih değil; toplumsal iradeye, direniş gücüne ve geleceğe sahip çıkma kararlılığına dair bir ölçü olacak. Unutmamakta fayda var: Hiçbir hegemonya kendi başına yıkılmaz ama her hegemonya bir krizle zayıflar. Bu seçim böyle bir krizin başlangıcı olabilir mi dersiniz?