Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Kıbrıs’ta İktidar, İktidarsızlık ve Tarih yazımı

Yılbaşından önce gündemi ele geçirmiş olan “ajanda” meselesine geri dönmek istiyorum.

Bu konuya bir de iktidar ve iktidarsızlık çerçevesinden bakmak lazım diye düşünüyorum.

Ama ilk önce böyle bir ajandanın bir tarih yazımı olmadığını, olsa olsa bir örgütün seçici hakikat beyanı olduğunu, nefret söylemi ve hakaret içermediği sürece dağıtılmasında da hiç bir sakınca olmadığını söylemek istiyorum. Aksi bir tavır, ifade özgürlüğüne karşı çıkma olur.

 

Yukarda söylediklerime benzer sözleri facebook sayfamada paylaştıktan sonra, bu ajandanın 21 Aralık Şehitleri Albümünden pek bir farkı olmadığını da iddia etmiştim geçenlerde. İkisinin de seçici hafıza kullandıklarını ve iki çalışmanın da tarih yazımı olarak kategorize edilemeyeceğini de eklemiştim. Bunun üzerine bazı arkadaşlar sözde iktidarda olan devletin aygıtlarının çıkarttığı bir albümle KTÖS’ün çalışmasının mukayese edilemeyeceğini iddia edeceklerdi.

 

Tabii ki gerek içerik ve gerekse resmi tarihe olan yatkınlığı nedeniyle aralarında büyük bir fark vardır. Dağıtım olarak da, resmi binalara girebilmesi açısından, 21 Aralık Albümü gibi çalışmalar daha kolay vize almaktadırlar. Fakat, bu kısa yazıda iddia edildiği gibi bu tür çalışmaların ne kadar egemen olduğuna da şöyle bir bakmak istiyorum.

 

Hegemonya bir sistem içerisindeki bir unsurun (etnik veya sınıfsal) diğerlerinden üstün ve baskın olduğu anlamına gelir. Antonio Gramsci bunun “baskın sınıfa boyun eğenlerin izniyle gücü kazanması” olduğunu iddia eder. Zoraki bir yönetim çeşidi olmayan hegemonya daha çok burjuvazi değerlerin kullanımıyla çalışır. Politik ekonomisi, icazetname; ödenek, ücret artışı ve politik veya sosyal reformlarla işleyebilir

 

KKTC’ye baktığımızda ise KKTC’nin kuruluşundan itibaren esas hedefe ulaşabilmek için bir enstrüman olarak kullanıldığını ve büyük bir kesim tarafından hep bir geçici araç olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Ayrıca tanınmamışlığı onu uluslararası arenada tamamen iktidarsız bırakmaktadır. Dünyayla bağlantı ya Türkiye üzerinden ya da kapıların açıldığı 2003 yılından beri NGO’lar ve sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleşmektedir. Öte yandan “KKTC sonsuza dek yaşayacak” sloganıyla zaman zaman sağ kesim tarafından ana hedef olduğu hissi yaratılsa da öteden beri, hep bir “sıçrama tahtası” olduğunu ve “kabul edilemez” bir hedef olduğunu Uluslararası Hegemonya bize devamlı surette hatırlatmaktadır. Özellikle 2003 yılından sonra herkesin cebinde üç pasaport taşımaya başlaması, monoletik bir iktidar yapısının kurulmasını imkansız kılmaktadır.

 

Siyaset bilimci Costa M. Constantinou Kıbrıs’ta, dört farklı istisnai hal bulunduğunu ve bunların devamlı birbirlerinin iktidarlarının bahanesini oluşturduklarını iddia eder. Birincisi Kuzey’in işgal altında olduğunu iddia ederek, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasını çiğneyecek bir şekilde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tamamen Rumlardan oluşan bir yasama, yürütmeye ve yargıyla çalışmaya devam etmesidir. İkinci ise bunu devamlı bahane gösteren Kıbrıslı Türk tarih yazımıdır. Birinci tarih yazımını göstererek kendi istisnalarını KKTC ile sağlamaya çalışırlar ve Kıbrıslı Rumların insan hakları ihlallerini görmemezlikten gelirler. Üçüncü istisnaya sahip İngiliz üsleri ise bu iki unsur çatıştığı sürece adadaki varlıklarını sorgulanmadan idame ettirirler. Son olarak “ara bölge” tüm bu istisnai egemenlerin BM kontrolündeki alternatif bölgesi olarak parlamaktadır.

 

Kıbrıs’ta Hegemonya karşıtlığı yaptığını iddia eden en az üç farklı tarih yazımı vardır. Birincisi her şeyin Türkiye’nin işgaliyle başladığını iddia eden ve Kıbrıs Cumhuriyetinin yasal olmasa da meşru idarecileri olduğunu iddia eden resmi Kıbrıslı Elen tarih yazımıdır. Bu tarih yazımında Rumlar Uluslararası ve egemen Türk tarih (Türkiye) yazımına karşı çıktıklarını iddia ederler. Bu tip tarih yazımıyla da kendi toplumları üzerinde bir çeşit hegemonya kurmaya çalışırlar. Bu yazımda Emperyalistlerin ve sömürgecilerin oyununa geldiklerini ve Özgürlük sonrası (1960) bir türlü Özne olamadıklarından dem vururlar. Kıbrıslı Türklerin milliyetçi tarihi ise Kıbrıs Rum saldırganlığı üzerinde biçimlenir. Türkiye gelmesiydi hepimiz kesilecektik diyerek Kıyamet senaryoları sunar. Kıbrıs Türk solu ise Milliyetçilik kıskacında, Türk sağı tarafından  infaz edilen kişileri demokrasi şehidi olarak görür ve tüm mücadelesini onları öldürenlerin devamı olarak gördükleri bugünün sağı ve Türkiye üzerinde yoğunlaştırırlar. Bu kesimin bir kısmı ise KKTC’yi sonun başlangıcı olarak görür, 1983 “bağımsızlık” kararını yermekten geri kalmazlar.

 

Öte yandan, ilginç bir şekilde, Kıbrıs’ın güneyindeki barışçı alternatif tarih yazımı Türklerin neler çektiklerini görünür kılmaya çalışırken, Kıbrıs Türk alternatif tarih yazımı da Kıbrıslı Rumların trajedisini gündemde tutmaya çalışır. Bu arada diğer tarafın resmi tarih yazımıyla da bazen istemeden olsa da benzeşirler. Bundan dolayı İki tarafın resmi yayın organları diğer tarafın muhaliflerini çok “severler” ve onlara devamlı surette yer vermeye çalışırlar.

 

Kısaca benim bu aşamada önermek istediğim, bizim Hegemonik veya karşı hegemonik tarih yazımına değil ideolojik, seçici ve teleolojik olmayan, tüm taraflara aynı mesafeden bakan, mümkün olduğu kadar tarafsız bir tarih yazımına acilen ihtiyacımız vardır.