Köşe Yazarları

KIBRISLILAR BALOSU







Babam bir Anadolu aşığıdır. Onlarca şehir gezdi, Kars’a kadar gitti. Anadolu’yu bir seyahatname okur gibi dinledim ve ondan çok şey öğrendim. Beğenmediği şeyler de oldu ama genellikle övgü ve beğeni ile anlatır, geçmişle kıyaslar gelişmelerden keyif alırdı.

Sancaktarlık’ta çalıştı. Memur mücahit olarak tabir edilirdi. Telsizci idi. TMT’de görev yaptı. Konya Sancaktarlığı’ndan takdirnamesi var. Dört çocuğa bakmak için ek işler yapardı. Yıllarca hiçbir şey anlatmadı bize. Şimdi 90 yaşında ve anılarını sansürleyerek anlatıyor.

Ankara’da on beş yaşında iken ameliyat oldum. Geldikten on beş gün sonra, Türkiye’den yeni gelen ve babama işlerinde yardımcı olan Ahmet amcanın benden küçük oğlu ağır hasta oldu ve hastahaneye kaldırıldı. Kana ihtiyacı vardı. Annem sen daha iyileşmedin diyerek beni engellemeye çalıştı. Evden kaçtım ve hastahaneye gidip ona kan verdim.

Üniversite’yi İzmirde okudum. Birçok Kıbrıslı Türk gibi iyi bir eğitim aldığımı ve yarattığı olanaklar nedeniyle Türkiye’ye minnettar olduğumuzu hep söylerim.

İzmir’de 21 Kasım 1979 tarihinde Avrupa Futbol Şampiyonası eleme maçında Türk Milli Takımı ile Galler oynayacaktı. Beşiktaşlı olmama rağmen lig maçlarına gidemezdim. Milli Takım olunca iş değişirdi. Kıbrıslı arkadaşlarla maça gittik. Erhan Önal 80. dakikada golü atınca sevinçten kendimizi tellerin üstünde bulduk. Yerimizi kaybettik ve güzelim yastığımı da.

1980 askeri darbesinden sonra YÖK ile katı kurallar geldi üniversitelere. Sınıfımızdaki 16 arkadaşla  üç yıl çok güzel günler geçirdik. Üniversite sonrası da görüşmelerimiz devam etti. 2010 yılında da buluşmamızı Kıbrıs’ta gerçekleştirdik. Türkiyeli sınıf arkadaşlarımla 40 yıldır görüşürüz.

Binlerce Türkiyeli öğrencim oldu. Sorunlarını dinledim elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Belki ukalaca olacak ama evimde barındırdığım ihtiyaçlı öğrencilerim de oldu. Halen daha görüştüğüm öğrencilerim vardır. Bütün bunları iyi bir çocuk olduğumu  göstermek veya bana has bir hikaye olduğu için anlatmadım. Bir çok Kıbrıslı Türk’ün benzer hikayeleri olduğu ve bizi anlattığı için yazdım.

KLASİK SORU GELİYOR

Üniversite’den arkadaşlarla buluşmak üzere İzmir’e gitmiştim. Akşam üzeri buluşacağımız yere gitmek için taksiye bindim. Biraz ilerledikten sonra şöför “abi nerelisin” diye sordu. Bende “Kıbrıs’lıyım” dedim. Klasik soru geldi “abi siz Türkleri sevmiyormuşsunuz” dedi. Çok hazırlıklı olduğum bu soruya yanıtım yol boyunca sürdü. Sonunda arkadaş olduk ve kart vizitlerimizi birbirimize verdik.

ŞÖFÖR ARKADAŞIMA NELER ANLATTIM

“Kıbrıslı Türkler dükkanlarını açık bırakıp öğlen uykusuna gider, yaz geceleri de pencereler açık uyurdu.  Ancak Türkiye’den çok fazla insan getirildi buraya. Adanın yasemin kokulu yaşamı her geçen gün yok oldu”. Burada politik dayatma ile masum insanların sorumluluğunu da ayırt edebildiğimi de dilim döndükçe anlatmaya çalıştım. “Şimdi güvenlik sistemleri ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Binlerce adli vaka artık bunaltmaya, hoşgörülerini tüketmeye başladı.

Belli bir zamana kadar sağduyu ve sabırla beklendi. Ancak son yıllardaki olumsuz gelişmelerle kaygı düzeyi iyice arttı. Sonunda Kıbrıs Türk Toplumu bugün ciddi boyutta yok olma kaygısı taşımaya başladı.  Bundan ötürü geliştirdikleri cılız tepkilere bile tahammül edilemiyor. Aşağılama ve tehditi tercih edenler de var.”

Şöför arkadaşıma söylemediğim şudur;  Kıbrıslı Türkler, bu kadar hoşgörülü olmaya devam ederler ve gücünün farkına varıp harekete geçmezlerse 20 yıl sonra bu ülkede “Kıbrıslılar Balosu” yapmak durumunda kalacaktır.

KİTAP OKUYOR MUYUZ?

Üniversitede hocalık yapmaya başladığım ilk dönemlerde öğrencilerime bir kitap okuyana beş puan verceğimi söylemiştim. Geçme notu 50. Vize, final ve derse katılım puanlarına ilave edildiğinde başarılı olmamak mümkün değil. Gençlerin okumadığını biliyordum. Ancak acı gerçekle henüz tanışmamıştım. 200 kişilik sınıfım da oldu ama ne olurdu 2-3 kişiden fazla okuyan olsaydı. Zamanla anladım ki, ben onlardan ne çok zor birşey istemişim.

 

Akıllı telefonlar ve internet, çocukları ve gençleri esir almış durumda. Bu dramatik gidiş, okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan ve asosyal insanların sayısını her geçen gün artırıyor.

 

KİTAP İSTATİSTİKLERİ

KKTC İstatistiklerini bulamadım. Nüfusunu bilmeyen bir ülkenin kitap ve okuma istatistiklerini bilmesi mümkün mü? Okur-yazarlık oranlarımızın dünya ortalamasının üzerinde olduğunu biliyorum ancak okuma oranlarında çok iyi bir yerde olduğumuzu düşünmüyorum.

 

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’nda;

Japonya’da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye’de sadece 23 milyon.

Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7. Türkiye’de de yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.

Japonya’da 1 kişi yılda ortalama 25 kitap okurken, Türkiye’de bu oran; 6 kişi 1 kitap okuyor.

Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.

TAVSİYE ETTİĞİM FİLM

Fahrenheit 451 (Süre 1s 52dk)

Yıl: 1966

Yönetmen: François Truffaut

Tür: Bilimkurgu, Fantastik

Ülke: İngiltere, Fransa

Uyarlama : Fransız Francois Truffaut’nun yönettiği film Ray Bradbury’nin ilk olarak 1951 senesinde basılmış kitabından uyarlandı.

Fahrenheit 451’i sizlere önereceğim için bir kez daha izledim. Yine keyif aldım. Gelecek zamanı kurgulamış yazar. Devlet, insanların kendine biat etmesi, okuyup bilgilenmemesi ve özgürleşmemesi için tüm kitaplara savaş açmıştır. İtfaiyede çalışan Montag’ın görevi de tüm kitapları yakmak ve onları tarihe gömmektir. Ancak Montag bir süre sonra yalnızlaştığını hissetmeye başlar. Montag kitap sevgisi olan bir kıza aşık olur. Olanlar ondan sonra olur.

Film içerisinde geçen iki cümleyi sizinle paylaşmak istedim.

“Kitaplar ne kadar aptal olduğumuzu hatırlatmak için vardır.” “Kitaplarımla birlikte beni de yakın.”

Bu filmi izlerken, Nazilerin yaktığı ve Tükiye’de 12 Eylül döneminde yasaklanan kitaplar aklıma geldi.

 

 








Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu