Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha tekrarladı: Rum Yönetimi Doğu Akdeniz’deki gazı adadaki Türk halkı ile paylaşmaya yanaşmadığı sürece, Türkiye söz konusu bölgede sismik araştırmalarına devam edecektir…
Dün de yazdık: Kıbrıs siyasi sorunu “müzakere sürecinden” saptı “gaz sürecine” girdi! Hatta çözüm olasılığı bile “gaza” bağlandı! Yahut gelişmeler git gide “gaz” odaklı çözüm rotasına düştü!
KKTC MEŞRUİYET KAZANIYOR: Gazla ilgili gelişmelerle Türkiye ile GKRY arasındaki restleşmeler bir yandan da bugüne kadar gündeme gelmeyen şu “ilklerle “yeni politikaları yarattı.” Bunlara kısaca bakalım.
Bir: Doğu Akdeniz’den çıkartılacak doğal gazda Kuzey Kıbrıs Türk yönetiminin de hakkı vardır ve Ankara bu hakkı çiğnetmeyeceğini tüm dünyaya defatle duyurarak Rum tarafını uyarmıştır!
İki: Bu durumda iki ayrı devletin “tüm Kıbrıs bütünselliğinde “ortak hakları” gündeme gelmiştir. (Ancak bu haklar 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilintili değil, tüm Kıbrıs halklarının paylaşacağı enerji üzerine oluşturulan halklardır.)
Üç: Türkiye bu siyasi çıkışıyla ilk kez tanınmamış KKTC’ye “tanınmış devlet” meşruiyeti kazandırmak yönünde önemli bir adım atmıştır…
Dört: Güney’in tek yanlı araştırmalarına karşı ilk kez Kuzey’in talebi üzerine Doğu Akdeniz’de sismik araştırmalara başlayan Türkiye, KKTC’yi ortağı bir devlet olarak yüceltirken, “Rum’un hakkı varsa Türk’ün de eşit hakkı vardır” siyasetini öne çıkarmıştır…
RUM TARAFI TEDİRGİNDİR: Hem siyasi hem de ekonomik yönden! Siyasi yönden tedirgindir çünkü Türkiye Yunanistan’ın AB’deki İlerleme Raporu Başlıklarının açılımı engellediğini iddia etmektedir. Oysa engelleyen Güney Rum Yönetimidir! Nitekim Hükümet sözcüsü Hristodulidis bu konuda “Kıbrıs Cumhuriyeti Bağımsız bir devlettir kendi kararlarını kendisi alır” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır. (Yahut bu açıklamayı yapmaya zorlanmıştır.) Yine Hristodulidis’e göre Türkiye’nin amacı Yunanistan’la Güney Rum Yönetiminin arasını açmaktır!
Öte yandan: Rum tarafı için çok önemli olan Rusya son dönemlerde Türkiye ile bahar havası yaşarken petrol boru hattını “Türk Akımı” adı ile TC üzerinden geçirecek anlaşmaya imza atmıştır… Siyasi dengeleri ekonomik çıkarların oluşturduğu gerçeklerde bu yeni gelişme de önemli olmaktadır…
SONUÇ: Bölgemizde ve Kıbrıs’taki gelişmeler baş döndürecek hızla devam ediyor. Ya biz ne yapıyoruz? Salyangoz kabuğumuzun içine kıvrılıp kendi yarattığımız küçük dünyamızda kendi kendimizle dövünüyoruz!
**********
Yağmur yağar damlar akar Arap kızı damdan bakar!
Çocukluğumuz yağmurlar altında geçti! Yağmurlarla ıslandık, yağmurlarla yıkandık! Çok ama çok severdik yağmurları… Ne zaman yağsa bir yolunu bulur kendimizi yağmurun altına atardık. Damlalar vücudumuzu kırbaç gibi döverken çığlıklar atarak koştururduk! Sevinçlerimiz yankılanırdı gökyüzünde…
Ne demezsiniz! Koskoca yetişkinler olduktu. Ne zaman yağmur yağsa sığınacak yer aramak yerine “subba sucuk” (öyle derdik) olana kadar yağmurun altında yürürdük… Ve çocukluğumuzda yağmur ne zaman yağmaya başlasa, “yağmur yağar, damlar akar, Arap kızı damdan bakar” derdik… Hep düşünmüşümdür: “Yağmur tabii ki yağar.” “Evlerimizin damları topraktı tabi ki akıtırlardı!” Pekala o “Arap kızı” neyin nesiydi? Sonra “hangi Arap’tı! Teni esmer olan mı yoksa hani aramızda olan Filistinliler falan mı? Yoksa kafiyeli olsun diye mi uydurulduydu?
Her neyse: Artık yağmurların yağmasından korkuyoruz! Çünkü kentleri yolları sular basıyor! Ve bu fecaat da Kırk yıldır Kuzey’i hala vatan yapamadığımızın ispatını çakıyor! OYSA: Osmanlı dönemi ve öncesinde Kıbrıs’ta oluşturulan yerleşim yerlerine bakın. Hepsi de “can mal güvenliklerini” dikkate alarak oluşturuldular. Mesela denize yakın yörelerde bazı köyler o kadar çukur alanlara kurulmuşlar ki ne denizi görürler ne denizden görülürler! Nedeni şuydu: “Deniz Korsanları gece ışıkları görüp köyleri basmasınlar!”
Ve Köyler vardır, düz ovalar dururken dağların yamaçlarında kurulmuşlardır. Nedeni de “o yöredeki derelerin baskınlarına uğrayıp telef olmamak içindi.”
AKIL YOLU HER ZAMAN BİRDİR: 1974’te Kuzey’i vatan yaptık ama fi tarihindeki insanlar kadar akıl kullanamadık! Desek ki hemen her konuda! Nitekim bırakın dere yataklarındaki inşaatları… Kentleri sel felâketlerine neden olmayacak imar iskan çarpıklığından kurtaramadık! “Bu memlekette yağmur yağsa” ne yazar dedik, yağacak yağmurun akıp gitmesi gereken her yeri apartmanlar evlerle doldurduk! O kadar ki şu anda büyük bir sorun olan “yol’suzluk” olayına nazire “yollarını” bile oluşturmak gereğini duymadık!
KKTC BAŞTAN AŞAĞA YENİDEN YAPILANMAYI ZORLUYOR: Hangi para, hangi yurt sevgisi ile! Kaldı ki önce bu topraklara sevgilerle yoğrulmuş devletin bayrağını sereceksiniz… Pöh pöhh! Sere sere “vicdani ret”i serdik! Yahut “devleti ilga edip yerine birleşik Kıbrıs”ı oluşturacak siyasi çözüm garabetini! Eh, asıl yapılması gerekenleri yapmaz, olmaması gerekenlerin peşinde koşturulursa doğa da size sırt döner! “Bereket” dediğiniz yağmur felaket, “vatan” dediğiniz de elinizden kayıp giderken; sizi yurtsuz bırakacak bir siyasi pazarlık kombinası haline gelir! Şükürler olsun ama! Bereket versin çok yağmur yağmıyor. Yoksa sellerde boğulup gidecektik!
**********
Kısaca takıldığım: (Kanunlar etik değerler oluşturmazlar. Etik değerler kanunlar oluştururlar)
Son günlerde KKTC’de nasılsa politika dışı çok güzel bir tartışma ortamı açıldı. UBP’li Nazım Çavuşoğlu bir süre önce Meclis’e Basın Etiği Yasa Önerisi sunduydu. İlgili çevreler kısaca dediler ki “Etik ilkeleri yasa haline getirirseniz ileride basına tamiri mümkün olmayan zararlar verirsiniz…” Doğrudur: Etik yahut “ethik.” Yani “ahlâk” yahut “ahlâki…” Tüm varlıkların ve değerlerin içinde vardır.. Tüm nizamlar “etik” değerler dikkate alınarak hazırlanmaktadır. Tüm sosyal ilişkilerde, insanların faaliyet ve prensiplerinde hem vardır hem de “tayin edicidir.”
Tüm kanunlar “etik değerlerle” oluşurlar.
Ve sonunda etik değerlerle oluşan tüm bu “unsurlar hukuk sistemini” oluştururlar… Bu hukuk sistemini icraat haline getiren ise devlettir..
Zaten devletin işlevi ile halka karşı yetki kullanımı ve sorumluluğu da “etik” değerlere bağlıdır. Mesela “verilen sözlerin yerine getirilmesinden dürüstlüğe kadar” dendiğince…
Toplum ve devlet kademelerinde “etik (ahlâki) değerlere” ne kadar uyulup uyulmadığı sorgulanır ama bizatihi “etiğin” kendisi sorgulanmaz. Çünkü o kadar “yapısaldır” ki bozulduğunda devlet de bozulur sosyal yapı da…
Şimdi medyayı bu durumda hangi etik değerlerin sarmalına “kanun” diye koyacaksınız ki? Zaten kanunların “mayası ile kökü” ahlâka dayanmaktadır!
Mesela medyanın yalan haber yapmaması için ille de “Basın Etiği” kanunu yapıp “medya yalan haber yapamaz” müeyyidesini getiremezsiniz. Çünkü bizatihi “Basının etik değerlerinde yalan haber yapmama” gibi çok ahlâki bir kural vardır. Buna karşın varsa yalan haber, zaten kanunlardan önce halk tepkisinde mahkûm olur!
(Bu konuya devam edeceğiz çünkü KKTC’nin gerçekten bir devleti varsa etik felsefesi de olmalıdır!)
































