“Hayat tarzı baskısı altında kalan acaba tek bir kişi var mıdır? Ben şu şekilde yaşamak istiyordum da yaşayamadım, şöyle giyinmek istiyordum da giyinemedim diyen var mı? Bütün bunlar ortadayken, hala utanmadan sıkılmadan köşelerinde bunları yazabiliyorlar. Kendileri en başta olmak üzere kimin ne giydiğine, yediğine içtiğine karışıyor. Ben de herkes gibi tasvip etmediğim görüntüleri eleştirmişimdir bunları da kişisel ifade özgürlüğüm olarak yapmışımdır ama asla makamımı kullanarak hayat tarzına müdahale etmedim. Kurucu olduğum partinin de böyle bir adımı olmamıştır.”
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yukardaki sözleri geçen günkü yaptığı bir konuşmasından alıntıdır. Burada dikkat çekilmesi gereken Erdoğan’ın ısrarla hayat tarzına herhangi bir sistematik müdahalesinin olmadığını iddia etmesidir. Öte yandan, bunu söylerken kişisel olarak tasvip etmediği görüntüleri “eleştirdiğini” de itiraf etmektedir. Hatta bunu kendi kişisel ifade özgürlüğüne dayandırmaktadır. Yani sokaktaki vatandaşın ifade özgürlüğüyle aynı kapsama indirmektedir kendi açıklamalarını.
Sorun da galiba biraz burada çetrefilleşiyor. Her geçen gün biraz daha tek adam iktidarını perçinleyen bir tavırda siyaset yapan Erdoğan’ın kendi nesnel görüşlerini uluorta söylemesi, sokakta ona öykünmek için kurgulanmış kitleleri harekete geçirtmektedir. İnsanlar ona karşı eleştiri getirenlerin ekarte edildiği bir ortamda, bazen yaşayabilmek için, bazense sabah akşam taraf medyanın yayınlarıyla içselleştirdikleri Erdoğan’a karşı tartışmasız biat etme tavrını, onun her hareketine öykünerek, her sözünden vazife çıkararak uygular hale gelmişlerdir. Erdoğan “böyle şey olur mu lan” dediği anda o “şey” neyse, kitlelerin hedefi haline gelmektedir.
Bu tür kendine vazife çıkarma durumu ise yavaş yavaş bizim küçücük, izole adayarısına kadar ulaşmış görünüyor. Bunun ilk semptomlarını bazı siyasetçilerin Türkiye ziyaretlerinden sonra takındıkları tavırlarda görmeye başlamıştık.
Uzun yıllardır “idare etme” taktikleri geliştirmiş Kıbrıs Türk halkı, daha önceden de siyasetçilerin Türkiye’deki iktidarlarla olan bulanık ilişkilerninden biliyordu zaten. Yani şaşırmamıştık. Tabii ki kuzey Kıbrıs gibi TC’ye bağımlı bir yerde bu tip TC’ye karşı yapılan “siyasi şirinlikleri” bir yere kadar görmemezlikten gelindiği bilinmektedir. Çünkü bu tür “şirinliklerin” bazı ekonomik ve siyasi getirileri olduğunu bilerek birçok siyasetçi, inanmasa da bazı konularda “mış” gibi yapmayı adeta bir yaşam biçimi haline getirmiştir.
Fakat burada üzerinde durulması gereken, Kıbrıslı Türklerin bazılarının “var olabilmek” için yaptıkları “mış” gibi biat gösterileriyle, hiyerarşik kültürden türemiş bazı Türkiye uzantısı, ezberci ve biat kültürünü içselleştirmiş Kıbrıs’ta yaşayan kişilerin, kendi kendilerine vazife çıkartıp muktedir muhbirliğine soyunarak, kendilerine Kıbrıs’ta yer edinme çabalarıdır.
Kıbrıs Türkü tam 100 yıldır eşikte var olmayı öğrenmiştir. Var olabilmek için bazen hoş görünmeyen taktikler kullansalar da, “one big happy family” gibi birbirlerini eleştirseler de kendi kendilerini “dışa” karşı kollamışlar ve yaşam tarzlarından ödün vermekten hep kaçınmışlardır.
Bunu 60 yıl önce Sömürge güçlerini manipüle ederlerken de gördük, gettolarda egaleteryan bir mücadele verirlerken yine gördük. 1974 sonrası da benzeri müdahalelerde hep birlikte tavırlar alarak nasıl davrandıklarını hep birlikte görmekteyiz.
Bunu anlayamayan bazı “Dıştan” gelmiş kişiler kendi kendilerine vazife çıkartarak, Kıbrıslı Türklerin yaşam tarzına, düşünce özgürlüğüne tutkulu hallerine çomak sokarak, kendilerine buralarda yer yapmaya çalışmaktadırlar. Bu tip tavırlar direk olarak yaşam tarzına ve düşünce özgürlüğüne müdahale olarak algılanmaktadır Kıbrıs Türkü tarafından.
Örneğin geçenlerde bu tip “vazifeli” kişilerden bir tanesi, bazı kişileri “Fetöcü” ilan ederek AKP’ye sırnaşmaya çalışmı, fakat Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı dahil Kıbrıslı Türklerin şiddetli reaksiyonuyla karşılaşıp bu projesinde şimdilik vaz geçmek zorunda kalacaktı. Şimdi ise içlerinde Türkiye gazetelerinin muhabirliğini de yapan bazı kişiler, Kıbrıs’ı ve Kıbrıslı Türkleri çok seven, Türkiyeli eksantrik bir modacıyı söylediklerinden dolayı Polis’e müzevirleyerek benzeri bir müdahalede bulunmuşlardır. Tabii bunu yaparak da tüm Kıbrıs’ın tepkisini üzerlerine çekmeyi başarmışlardır.
Dıştan gelen muhabirlerden daha objektif tavır almaları beklenir genellikle ama bunu yaparken yaşadıkları yerin ananelerine, kültürel mahremiyetlerine, yaşam tarzlarına da saygı göstermeleri beklenir hep. Çünkü basın olarak kendileri bulundukları yerlerde herhangi bir düşüncenin misyonerliğini değil o yer ile ilgili haberleri olduğu gibi yansıtmaları gerekmektedir. Kendi sübjektif değerlerini ve önyargılarını değil.
“Yaşadıkları kültürü öğrenmek istemeyen veya saygı göstermeyenler, oralarda hep bir ‘yabancı’ olarak kalmaya mahkûmdurlar!”
































