Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KIBRIS SORUNUNU ÇÖZMEK İÇİN ÖNCE SORUN BİLİNCİNE VARMAK GEREKİR…

Geçmişte  “problem şuuru”  diyorduk.  Şimdilerin daha temiz Türkçesi ile  her halde  “sorun bilinci”  olmalıdır.  Ki o sorun bilincine varıldıkta geriye sadece çözümü kalır.
Kıbrıs siyasi sorunu örneği midir?  Hayır!  Çünkü sorunun bilincine varılmadı ki geriye çözümü kalsın!  Az biraz konuyu açıverelim. 
KIBRIS’TA SORUN  “TOPRAK”  DAVASIDIR.  Daha önce yazdık.  İnsanlar arasındaki husumetle düşmanlıklar,  saldırılarla savaşlar   “toprak”  elde etmek için olagelir.  İster iki karış olsun ister koskoca bir coğrafya olsun. Tarihe bakın dedik:  Hangi savaş ve istilalar,  topraklar uğruna yapılmadı ki? 
Dolayısı ile  “düşmanlıkları”  yaratan da savaşlardır..  O zaman denklemi bir daha kurarsınız:  “Toprak savaşı+savaş düşmanlığı+düşmanlık da ırkçılığı doğuru,  çünkü sığınacak bir başka kalesi yoktur!      İspatını bu adada yaşıyoruz:  Rumlar tutun ki 1821’de  Mora İsyanı sonucunda bağımsızlığını kazanan Yunanistan çıkışlı  “Meğalo İdea”dan  beridir elde ettikleri adalar zincirinin son halkası olarak gördükleri Kıbrıs’ı da egemenliklerine kaydetmek için mücadeleye devam etmektedirler…
Çok enteresandır:  Bu mücadelelerine karşın 1956’ya kadar  adadaki Türk halkını  “yok”  farzettiler!   Ta ki  mesela ilk kez Dr. Fazıl Küçük  Kıbrıs Türk halkının var oluş davasını  Ankara’ya anlatıp  “adada biz de varız” diyene kadar…  Bu “tarihİ gerçeğin” sorun bilincine varılmazsa isteseniz kadar uğraşın çözüme de varamazsanız. 
ÇÜNKÜ:  Makarios’lu Rum tarafı Kıbrıs Cumhuriyeti’ne zorla imza attıydı.  Çünkü adayı Türk halkı ile paylaşmak istemiyordu, nitekim iki yıl dayanabildi, üçüncü yıl da  resmen Türk halkına saldırarak hem Cumhuriyeti yıktı  hem de tarihte yerini Türk düşmanı olarak aldı!
MADALYONU ÇEVİRİYORUZ:  Eğer adadaki Türk halkı direnmese,  sesini Ankara’ya duyurup davasını anlatamamış olsa ve de Rum’un  “enoisis”sine boyun eğseydi ne olacaktı?  Bugün de dillerden düşmeyen,  çiğnendikçe tadı kaçtığı için acılaşıp vıcıklaşan sakız durumuna getirilmiş  “birleşik Kıbrıs”  kurulacak değil miydi?  
Soralım:  Çok mu beğenecektiniz?  Çünkü ne husumet kalacaktı Türk ve Rum halkları arasında ne de düşmanlık!  Neden?  Zaten azınlıktık,  Rum egemenliği altında ancak Rum yönetiminin insafı  oranında yaşam hakkına sahip olacaktık!  
Ha, şimdi diyorsunuz ki “bu söylediklerin çok eskilerde kaldı! İnsanlar değişti!  Savaşlar bitti!  Düşmanlık ne kelime mesela adada  “Kıbrıslılık” yeşerdi!  Ne Rum halkı 1974’lerin halkıdır ne Türk halkı 1963’lerin halkıdır!  Ortak değerlere sahiplikte bu adayı pekala da paylaşabilir yeniden birlikte yaşayabiliriz…
GENE OLMADI!  Rum  “birlikte yaşayamayız” demiyor! Hatta ve tam aksine  “mutlaka birlikte yaşamamız gerekir”  diyor!  Çünkü biliyor ki eğer bu birliktelik söz konusu olmaz ve de Kuzey Güney gerçeği değişmez,  Rum halkı Türk halkının içine sokulmaz  ve Kuzey’deki mülkünün büyük bölümünü geri almazsa,  sittin sene daha bu adanın mutlak sahibi ve  egemeni olamayacaktır! 
NİTEKİM:  Sizce de ve bugün  Rum liderliği,   Rum kilisesi Kuzey’e dönmek ve Kuzey’den kapabildiğince toprak kapmak için uğraşmıyor mu?  Adamların ne istediklerini, her gün nasıl önerilerle müzakereleri dinamitlediklerini işitmiyor,  okumuyor,  görmüyor musunuz?  O zaman bir daha  soralım:  Barış ve çözüm uğruna  Rum’un istediğini verecek,   sözünü dinleyecek,  kısaca  Rum egemenliğine biat edecek misiniz?  Hadi kolay gelsin!            

   **********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (BÜLENT TURAN’IN SOĞUK ESPRİSİ!)   

AKP milletvekili Bülent Turan isimli bir zat DAÜ’deki  seminerinde  “en kötü çözüm çözümsüzlükten  iyidir”  dedi.  Zannedersek çözümün ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için bu aykırı söylemde bulundu ama doğrusu hiç yakışık almadı!   Çözüm için onca ve yüzlerce güzel ifadeler, örneklemeler varken ve bunlardan bir ikisini  kullanabilecekken bula bula en  “kötüsünü” bulup söylemesi çok soğuk bir espri oldu!       Kaldı ki   şu anda süregelen görüşmelerde  Türk tarafı da  “kötü bir çözüm”  olmaması için elinden geleni yapmaktadır.         Zannediyoruz ki böylesi harcıalem   bir ifadeyi sürçi lisan da olsa   ne  Erdoğan’la Davutoğlu   ne de  AKP çevreleri   onaylamıştır.   Keşke hiç söylemeseydi!    

     **********     

YILLAR SONRA HATIRLANAN İŞÇİ  VE İŞÇİ HAKLARI 
Dün İşçi Bayramıydı.  Geçmiş de olsa  “gerçek işçilerin” bayramını kutlarız.  Mağusa’da da 2. Dünya savaşından sonra Rumların yeniden hortlattığı  “Enosis”  mücadeleleri sürerken ilk kez  AKEL   “sekiz saat iş,  sekiz saat istirahat,  sekiz saat uyku”  sloganı ile  “İşçilerin haklarını”  alması için  Türk liman İşçileri ile Rum işçileri bir kortejde buluşmuşlar ve birlikte Cambulat kapısından  girip hisar boyu yürüdükten sonra Mağusa kapısından çıkmışlardı…
Daha sonra   Maraş’taki Hacıhambi sinamasında toplanan Türk ve Rum işçiler  bir yandan konuşmalar olurken öte yandan da  “sekiz saatlik  haklar” için  imzaya açılan  ve BM’lere gönderileceği söylenen  “mektubun”  altını imzalamışlardı. Tabi orada bulunan Türk İşçiler de “müracaat metninde”  ne olduğunu okumadan  dolayısıyle bilmeden  (yanılmıyorsam İngilizce idi)   imzalamışlardı ki altından çıka çıka  “Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması için Kıbrıs Türk ve Rum işçilerinin  BM’lere imzalı müracaatları çıkmıştı!”  Yani AKEL Türk işçilerine kazık atmıştı!  (Tabi devreye hemen Dr.  Fazıl Küçük girmiş Türk halkının Enosis istemediğini BM’lere duyurmuştu.”
ANCAK İTİRAF EDELİM.  1974 öncesinde Kıbrıs Türk işçisi hangi hakkını  kazanmışsa Rum İşçi sendikalarının sayesinde kazandı.  İlk Sosyal Sigorta ve ihtiyat sandığı hakkını da,  sekiz saat çalışma hakkı ile ek mesai hakkını da.  
VE BUGÜN:  Yarım asır sonra bile bakın Türk işçisi ne alemdedir:
Önce  etkin ve yetkin sendikası yoktur!
Olmadığı için hakkı hukuku,  toplu sözleşmesi de yoktur!
Dolayısı ile mesai saatleri de yoktur,  sekiz saat üzeri çalışmasına karşılık ek mesaisi de yoktur!     İş güvencesi hiç yoktur,  işveren  “işten durduruldun” dedi miydi,  işsiz kalabilmektedir!    Ve çoğunluğunca  “her yıl belirlenen asgari ücret”  tutsağıdır…
Tek kazanımı Sosyal Sigortalı ve ihtiyat sandığına sahip oluşudur ki o da yarım asır önce zaten vardı.  (1958’lerde) 
NEYSE Kİ YAVAŞTAN İŞÇİNİN DE SESİ SOLUĞU ÇIKMAYA BAŞLADI:  Bunun sonucu olmalı mesela dün 1 Mayıs nedeniyle Havadis Gazetesinden Bertuğ Topal’a açıklamalarda bulunan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Aziz Gürpınar işçiye adeta bir bayram hediyesi sundu:  Buna göre artık çalıştığı işyerinde haksızlığa uğrayan işçi Yargı öncesinde Bakanlıkta oluşturulacak bir Kurula  baş vurma hakkına sahip olacak.    Bu Kurul 45 gün içinde karar verecek.  İşçiden her hangi bir ücret talep edilmeyecek.  Eğer işçinin şikâyeti devam ediyorsa  mahkemeye gidebilecek…
Gürpınar mevcut işçi haklarının mesela  “İş Yasası,  Toplu İş Sözleşmesi”  gibi yasaların pratikte karşılık bulamadığını da vurguluyor ve bir kez daha  “işçi haklarının”  nasıl savrulduğunun ispatını çakıyordu…  Eklediği de şu oluyordu:   “2015’deki  hedefimize  “İş Mahkemeleri”  yasasını koyduk…” Ki ayni konuda açıklama yapmak gereğini duyan Kamu İş Başkanı Sami Dilek de “İş Mahkemeleri kurulmadığı sürece mağdur işçiler yasal süreçte de mağdur olmaya devam edeceklerdir”  diyordu…
KISACA:  Demokratik ve insan haklarına saygılı her ülke refah ve istikrarı  “tavandan tabana”  değil,  “tabandan tavana”  doğru sağlamaya çalışır. O taban hemen her ülkede  “işçidir.”  İşçi hak ve hukuku yeterli değil,  üstelik çiğneniyorsa o ülke hayır yüzü görmez! İspatı tüm geri kalmış ülkelerle bir asırdır  “kalkınmaktadır”  denildiği  halde bir türlü kalkınamayan ülkelerin işçilerinde salınır ve şu kelimelerle ifade edilir:  “Sefalet,  pejmürdelik,  fukaralık…”
Neyse ki her şeye karşın “tabandaki Kıbrıs Türk işçisi” öylesi kelimelerle  ifade edilmiyor.  Tek kazanımları da bu oluyor..