ManşetPoli

Kıbrıs, Saz ve İdeoloji


 

Geçen hafta yazdığım yazı bana saz çalmayla ilgili bazı anılarımı da hatırlattı. 1970’lerde, yani Lefkoşalı gençler arasında “Devrimci” olmanın moda olduğu yıllarda, ben de kendime bir askeri parka bulmuş ve mahalledeki bazı solcu abilerle birlikte takılmaya başlamıştım. Özellikle Lefkoşa’nın yaz serininde Akpınar pastanesinin önünde oturur, ve aynen bugünkü gibi memleket sorunlarını konuşurduk. Bu arada Türkiye’de okuyan devrimci abilerimiz yaz tatilini geçirmek için adayı ziyaret ettiklerinde de onların etrafında toplanır gıgımız çıkmadan, “antagonistik çelişkilerin” neler olduğunu, “proletaryan diktatörlüğün” ne kadar gerekli olduğunu falan dinlerdik hep.

bryant-hatay-soldier-150px-150x150Bu devrimci abilerimizin hep kıyafetlerine ve tavırlarına özenir, kullandıkları özenle seçilmiş öz Türkçe kelimeleri öğrenmeye çalışırdık. Hatta bıyık şekillerini taklit etmek için günde beş defa jiletle tıraş olur erginlik çağımızın ilk yıllarında erken bıyık çıkarma girişimlerinde bulunurduk. Hepimizin hayallerini Stalin’in bıyıkları gibi bıyıklar süslemekteydi o dönemde. Arzulanan imaj, parka, bıyık ve koltuk altında taşınan cumhuriyet gazetesinden oluşuyordu.

Benim için o dönemde solculuk demek ayrıca Cem Karaca dinlemek demekti. O dönemde Cem Karaca ve Anadolu rock gruplarına ek olarak devrimci repertuvarın olmazsa olmazları arasında sazla çalınan ve genellikle bas bariton bir sesle söylenilen devrimci ve direniş marşları da vardı. Özellikle bu tür marşlar mitinglerde heyecan ve ajitasyon yaratmak amacıyla kullanılıyordu. Bu türden birçok türküyü kafadan ezbere öğrenmiştik.

Öte yandan ben bu türden müzikler haricinde her akşam International veya BFBS radyolarında farklı farklı batı müziği parçalarını da dinlemekten büyük zevk alıyordum. Bu müziklerden esinlenerek o günlerde kolejde bir de müzik gurubu kurmaya karar vermiştim. Bu konuyu dönemin Türkiye’de okuyan devrimci abilerimize açtığımda, aldığım cevap ise bu tür müziklerin kültürel emperyalizmin enstrümanları olduğu yönündeydi. Abilerin çoğu için müzik sadece halk için yapılan, toprağı, başağı, ezileni, ezeni anlatan Türkçe müziklerdi. Bu da onlar için Anadolu’nun halk ozanları, saz ile çalınan devrim şarkıları, sazla bestelenmiş Nazım Hikmet türküleriydi.

1977 yılına geldiğimde devrimci abilerimin teşvikiyle babamdan Türkiye’den bir saz getirmesini istemiştim. O da başlangıç için kolay olur diye bana bağlamanın küçük versiyonu olan bir cura almıştı. Curanın sesine bayılmıştım. Artık evde vaktimi cura çalmaya çalışarak geçiriyordum, ta ki annem karnedeki notlarımın geçen seneye göre düşük olduğunu fark edene kadar. O gün evde papara kopmuş ve tartışma annemin curayı sırtımda kırmasıyla bitmişti. Evet saz maceram annemin müdahalesiyle sona erecekti.

saz heyeti

Bugün size geçen haftanın devamı olarak Kıbrıs’a gelmiş iki halk ozanının Kıbrıs’ın en ücra köşelerine kadar tanıttıkları bu müzik aletinin, onlar adadan ayrıldıktan sonraki dönemindeki macerasını anlatmaya çalışacağım. Ayrıca bu müzik aleti üzerinden gerçekleşen siyasi duruşları ve zaman içinde siyasallaşan türkülerin Kıbrıs’taki kullanımlarına bakacağım.

IMG_0023

Kıbrıs Türkü’nün bağlamaya ısınması için biraz zamana ihtiyaç vardı. Dönemin gazetelerine baktığımızda, Aşık Dursun Cevlani ve Ali İzzet’in Lefke’de verdiği ilk konserde hayal kırıklığına uğradıklarını anlarız. O dönemde Hürsöz’de yazan edebiyat öğretmeni İbrahim Zeki Burdurlu, 28 Nisan 1951 tarihli yazısında “sazlarının seslerini dinletmek için Kıbrıs’a kadar gelen bu iki değerli halk şairlerine minnetlerimizle birlikte rağbetlerimizi de gösterelim” demişti. Lefke’de talebelere konser verdikten sonra toplanan parayı az buldukları için şikayet eden aşıklar, çocuklara, büyüklerin göbek atan kızlara para vermeyi kahramanlık türküleri dinlemeye yeğlediklerini iddia etmişlerdi. Fakat gerek Kurumlar Federasyonu’nun katkısı gerekse milliyetçi elitlerin desteğiyle boş salonlar yavaş yavaş dolacaktı. Ayrıca, Bozkurt, Halkın Sesi ve Hürsöz gazeteleri konserlere katılımı sağlamak için yoğun bir kampanya başlatmışlardı. İbrahim Zeki Burdurlu, Özker Yaşın ve Osman Türkay bu tanıtım faaliyetlerinin başını çekiyordu. Aşıklarımız bir yıl sonra tekrardan Kıbrıs’a gelecekler ve bıraktıkları yerden devam edeceklerdi. Yavaş yavaş saz çalma Kıbrıslı gençlerin de ilgisini çekmeğe başlamıştı.

IMG_0024

Bu dönemde saz çalmayı ciddi anlamda öğrenmesini beceren ilk Kıbrıslı genç ise daha sonra ünlü bir kumaş tüccarı olacak olan Güner Özdil’den başkası değildi. Güner Özdil bir mülakatında sazı ilk olarak Lefke’deki bir konserde Cevlani’nin elinde gördüğünü söylemişti. Güner Özdil Türkiye’de yaşayan dayısı vasıtasıyla ilk sazına kavuşmuştu. Kısa sürede bu aleti çalmayı öğrenen Özdil, 1953 yıllarına geldiğimizde Milli Bayramların ve cemiyet günlerinin artık vaz geçilmez bir konuğu olmuştu. 1953 yılında Kıbrıs Radyosu yayına başladıktan sonra, orada çalışmaya başlayan Güner Özdil, 1954 yılında Ankara radyosuna staj yapmaya da gönderilmişti. Orada üç ay boyunca cura, bağlama ve divan sazı üzerine çalışmalar yapacak olan Özdil, ünlü saz üstadı Emin Aldemir’den de özel dersler aldıktan sonra, kendini bir o kadar daha geliştirip Kıbrıs’a dönmüştü.

turgay salim

Uzunca yıllar radyoda programlar yapacak olan Özdil bu arada birçok sazcı yetiştirir ve saz ekipleri kurar. Yani bir anlamda sazın Kıbrıs’taki babası olur. O dönemdeki repertuarına baktığımızda Özdil’in yükselen milliyetçi ortam içinde düzenlenen milli etkinliklere katılmasına rağmen hamaset türkülerinden mümkün olduğu kadar kaçındığını, daha çok Silifke ve Konya havaları çaldığını görürüz.

guner ozdil

Aşık Cevlani ve Aşık Ali İzzet, saz sevgisinin tohumlarını atmışlardı bir kere. Onlar adadan ayrıldıktan sonra onlarca genç, saz çalmaya merak salmış ve akrabalarından Türkiye’den onlara saz getirmelerini istemeye başlamışlardı. Bir süre sonra birçok genç ellerindeki yeni sazlarıyla artık bir usta haline gelmiş olan Güner Özdil’e başvurmaya başlamıştı.

Bildiğiniz gibi Türkiye’deki Ulusalcı Kemalist elit erken Cumhuriyet yıllarından başlayarak, Osmanlı müziğini Arap işi, Bizans işi veya melez bir müzik olduğu için aşağılamış, hatta bir dönem yasaklamıştı bile. Aynı anlayışa göre Ulusların bir evrensel (Klasik Batı Müziği) bir de Ulusal Müzikleri olmalıydı. Hatta ikisinin sentezlenmesi ise çok önemliydi. Yani “öz Türk” müziği olarak görülen halk müziği klasik batı forumlarıyla polifonik bir şekilde çalınarak evrenselleştirilebilirdi. Tabii, aynı elit o dönemde Anadolu’yu karış karış dolaşıp öz Türkçe kelime avına da çıkıyordu. Dildeki yabancı kelimeler temizlenip ari bir dil yaratılmaya çalışılıyordu. Bu ari dil ise Latin alfabesiyle modernleşiyordu.  Aynı şey müzik için de geçerliydi. Arap etkisi unutulmalı ve batı müziği aracılığıyla modern ama bir çeşit öz Türk müziği yaratılmalıydı.

Kıbrıs ise bütün bu gelişmeleri yakından izliyordu. Türkiye’deki gibi Dil arileşiyor, Latin alfabesine geçiliyor, fes yerine şapka giyiliyor, kadınlar baş örtüsünü çıkartıyor, ve en son olarak ise geçen hafta anlattığımız aşıklar aracılığıyla halk müziği de Kıbrıs’a taşınıyordu. Dönemin eliti Kıbrıs Türkü’ne Anadolu’dan getirdikleri gerek halk dansları gerekse folk veya halk müziğiyle, yeni bir “gelenek” icat etmeye başlamıştı. Onlara göre eğer Atalarımız Anadolu’dan geldiyse Anadolu dansı veya müziğini icra etmek de en doğal şeydi.

Bir taraftan halk arasında çalınıp söylenen Rumca parçalar, maniler unutturulmaya çalışılıyor, diğer taraftan halka (özellikle okullar aracılığıyla) “geleneklerinin” Anadolu folkloru olduğu söyleniyor ve bunun zamanla Sömürgeci İngilizler ve Rumlar tarafından unutturulduğu iddia ediliyordu. Ama artık yeni bir “uyanış” içine girmesi gereken Kıbrıs Türkü ise özünü ancak bu tür “geleneklerin” yeniden icadıyla canlandırabilecekti. İşte bu yüzden Anadolu’nun bağrından gelen bu halk ozanları büyük bir destek görmüştü Kıbrıs Türk liderliği tarafından. Halk ozanlarına ek olarak, Türkiye’den gelen bazı öğretmenler de Kıbrıslı talebelerine saz ve halk dansları öğretmeye başlamışlardı.

Bu dönemde Özdil’in en parlak öğrencilerinden birisi olan ve o tarihte öğretmenlik yapan, ilerinin sendikacı, öğretmen, siyasetçi ve yazarı Arif Hasan Tahsin, 11 Ağustos 1961 tarihli Nacak gazetesinde çıkan mülakatında saza 1953 yılında başladığını belirtmiş ve kısa bir süre Güner Özdil’den ders aldığını eklemişti. Arif Hasan Tahsin aynı mülakatında Kıbrıs’ta saz ve halk müziğinin yaygınlaştırılmasını savunmuş ve şunları önermişti:

“bunların memleketimizde yayılması için öncelikle radyonun teşvik etmesi gerekir. Ama bana öyle geliyor ki radyo bu işi yapmıyor. Sonra bir de sazı okullarımıza sokmak lazım. Gerçi bazı okullarımızda var ama bu hususu öğretecek salahiyetli öğretmen yok. Bütün bunlara rağmen diyebiliriz ki saz ve halk müziği halkımız arasında çok yayılmış ve tutunmuştur.”

Evet bu tür öneriler zamanla hayata geçmiş ve Türkiye’den getirilen halk dansları ve halk müziği tüm okulların repertuarlarını kaplamıştı. Bu arada birçok saz ekibi kurulmuş ve faaliyete geçmişti. 1960 yılında adaya gelen Türk Alayı da salahiyetli hoca açığını bir nebze gidermiş ve Alayın saz ekibi tüm adayı dolaşarak eğitimler ve konserler vermeye başlamıştı. Bu arada Arif Hasan Tahsin’in ve Osman Karabulut’un kurduğu saz ekibi de her fırsatta milli günlerde boy göstermeye başlamıştı.

Kıbrıs’ın yeni saz hayranları sazlarını büyük oranda Türkiye’de yaptırmaktaydı. Fakat 1950’lerin ortalarında Salahi Arif Usta (İşgüzar) Lefkoşa’daki atölyesinde ilk “made in Cyprus” sazı imal edecekti. Salahi Arif’i (İşgüzar), bir süre sonra Ayer Usta takip edecekti. Mobilyacılık yapan Ayer Usta hayatı boyunca 200’e yakın saz imal etmiştir.

1963 olayları ve Kıbrıs Türkü’nün enklavlara kapatılmasından sonra, ablukaya alınan Kıbrıs Türkü’nün “milli birliği” de bu tür saz ve halk danslarıyla sağlanmaya çalışılmıştı. Alayın yardımıyla bazı mücahit saz ekipleri kurulmuş, daha sonra Gençlik dairesinin teşvikiyle hem saz hem de onlarca Anadolu halk oyunu Kıbrıslı Türklere öğretilmeye başlanmıştı. Gettolarda yaşamaya zorlanan insanların morallerini sağlam tutmaları amaçlanıyordu.

saz heyeti

Tabii bu arada sazın Türkiye’deki serüveni de farklı boyutlara geçmeye başlamıştı. Cevlani’yle bile Kıbrıs’a iki defa gelen Aşık Ali İzzeti Özkan, 1960’larda sol hareketin bayraktarlığını yapacak olan İşçi partisine geçerek ve gittikçe eleştiri tonunu artırarak direniş türküleri ve şiirleri yazmaya başlayacaktı. Aşıklar dernekleşmiş, 196o’lı yılların sonlarında o güne kadar hamaset edebiyatına alet olan halk müziği bu defa solun ve emekçinin müziği olmaya başlamıştı. Bu arada sazdan etkilenen birçok kent müzisyeni de Anadolu Rock’un temellerini atmaya başlamıştı.

Aynı dönemde Kıbrıslı gençlerin 1966 yılında tekrardan Türkiye’ye mücahit burslarıyla okumaya gönderilmelerinden sonra, Türkiye’deki bu yeni akıma eklemlenen bu gençlik, sazı ve halk müziğini yeni anlamıyla kullanmaya başlamışlardı. Eskiden “çırpınırdı Karadeniz” diye ağlayan Anadolu sazı artık “yuh yuh” veya “puşt Amerika” gibi daha anti emperyalist tonlarda sesler çıkarmaya başlamıştı. Gençlik bu akımdan bayağı etkilenmişti. Uzun yıllar Anadolu kültürünü Kıbrıs’a taşımaya çalışan Milliyetçi elitin kafaları karışmıştı. Tahsillerini bitirip Kıbrıs’a dönen gençler, milliyetçilerin uzun yıllardır uygulamaya çalıştıkları bazı siyasetleri başka amaç için gönüllü olarak üstlenmişlerdi. Öz Türkçe konuşan, Anadolu müziğine hayran ama milliyetçilerin en fazla korktukları sol ideolojiyle donanmış yeni bir gençlik vardı karşılarında. Kıbrıs Türkü şimdi Anadolu’ya yaklaşmıştı ama tabii ki onların istediği anlamda değildi bu yakınlaşma. Gençler onlara “güzel” Türkçeleriyle ve Anadolu motifleriyle farklı taleplerde bulunmaya başlamışlardı.

Kıbrıs’taki ilk nesil sazcılar da yavaş yavaş bu akıma dahil olmaya başlamışlardı. Türk milliyetçilerinin en önemli enstrümanı muhaliflerinin eline geçmeye başlamıştı. Artık Kıbrıs’ta birçok evden Ruhi Su’nun, Aşık Mahsuni’nin, Selda Bağcan’ın, Fikret Kızılok’un, Cem Karaca’nın protest çığlıkları duyulmaya başlayacaktı. Ta ki Kıbrıs Türk solu, yeterince Türkleştiklerini fark ederek geri vitesi takarak, Kıbrıslı kimliğine sarılmaya karar verene kadar. Bu tarihten sonra saz yavaş yavaş rafa kaldırılmaya ve keman kullanımı, yeniden icat edilen Kıbrıs halk danslarıyla, Kıbrıs Türkü’nü etkisi altına almaya başlayacaktı.



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı