Kuşatma altında bir senfoni

15 Mayıs 2016 Pazar | 16:08
Leningrad konserinin nadir fotoğraflarınan biri
Leningrad konserinin nadir fotoğraflarınan biri
Latif Aran
Latif Aran
latifaran@hotmail.com

Müzik o kadar güçlüdür ki, bazen bir senfoni “yenilmez” olarak nitelendirilen bir orduyu yenebilir.

9 Ağustos 1942, Pazar.

Nikolai Gorshkov, günlüğüne o günün ilk notunu yazacaktı: “Saat 6:00. Hava sıcaklığı -10 derece ve gökyüzü açık.”  Alman topçuları gün doğumuyla birlikte şehri yeniden şiddetli biçimde dövmeye başlamıştı. Hava birden kapanmış ve şiddetli bir yağmur başlamıştı.

Gorshkov, savaş öncesinde muhasebecilik yapıyordu. Savaşın başlaması ise birlikte askere alınmış ve cephede düzenli olarak günlük tutmaya başlamıştı.

Bugün, bir yıla yakındır süren kuşatmanın en sıra dışı, en unutulmaz günlerinden biri olacaktı.

Günün ilerleyen saatlerinde Leningrad Filarmoni Salonu’nda bir konser verilecekti.

Konserde, Dmitri Shostakovich’in 7. Senfonisi ya da bilinen adıyla “Leningrad Senfonisi” icra edilecekti.

Ama önce biraz gerilere gidelim.

Kuşatma sırasında Leningrad sokakları
Kuşatma sırasında Leningrad sokakları

25 Eylül 1906

O gün, Dmitri Boleslavovich Shostakovich ve Sofiya Vasilievna Kokoulina çiftinin bir oğulları dünyaya gelmişti. Genç çift çocuklarına Dmitri ismini koymuşlardı.

Dmitri Shostakovich 19 yaşında
Dmitri Shostakovich 19 yaşında

Dmitri Shostakovich’in kaderi çocukluğundan itibaren Leningrad’ın kaderi ile iç içe geçmiş gibiydi.

Dmitri’nin doğduğu 1906 yılında şehrin adı St. Petersburg’du. Şehrin içinden akan nehir ve kanallar nedeniyle “Kuzey’in Venedik’i” olarak anılıyordu. Çar Büyük Petro, tıpkı masallardaki gibi, Neva nehri yakınlarındaki bataklıklar içerisindeki küçük bir köyden, gösterişli yapıları, sanat eserleriyle donanmış cadde ve sokakları ile Çarlık Rusyası’nın başkentini yaratmıştı. Şehir kısa zamanda şairlerin, sanatçıların, müzisyenlerin ve bilim adamlarının şehri haline gelmişti.

Romanov hanedanlığı ülkeyi iki yüz yıl boyunca bu şehirden yönetmişti.

Shostakovich doğduğunda Çar II. Nicholas ülkeyi hala St. Petersburg’daki Kış Sarayı’ndan yönetiyordu.  Ama iyi yönettiği pek söylenemezdi. Ardı ardına başarısız iki büyük savaşa girip çıkmıştı. Birincisi Japonlarla, ikincisi 1. Dünya Savaşı.

Sarayın kehanetlerle yönetildiğine dair yaygın bir kanı oluşmuştu. Çar’ın hemofili hastası olan oğlu Aleksey’in kanamaları bir türlü durdurulamıyordu. Doğaüstü güçleri olduğuna inanılan papaz Rasputin’in hastalığın iyileşmesini sağlayacağı düşünüldüğünden saraya davet edilmiş ve Çariçe Alexandra aracılığıyla Çar üzerinde büyük bir nüfuz sahibi olmuştu. Çar’ın aldığı bütün siyasal kararlara etki edebiliyordu. Halk, Çariçe’nin Rasputin tarafından büyülendiğine inanıyordu.

Şehrin bir yanının masalsı görünümüne karşın, öbür yanında halkın büyük bir bölümü sıkıntılar içinde yaşıyordu. Fakirlik, açlık ve sefalet şehrin öbür yüzünü temsil ediyordu. Dmitri’nin doğumundan önceki yıl, grevde olan işçileri desteklemek, açlık ve sefaleti protesto etmek için 100.000’den fazla kişi Kış Sarayı’nın önünde toplanmıştı. O kalabalığın arasında Shostakovich’in babası da vardı. Barışçı bir gösteriydi. Ansızın Çar’dan medet uman yığınların üzerine saray korumaları tarafından acımasızca kurşun yağdırılmaya başlanmıştı. Kalabalıklar panik halinde korkarak uzaklaştığında, o muhteşem sarayın önü, bembeyaz karlar üzerinde akan kanların kırmızısına boyanmıştı. Gösteride bin kişiden fazla insan ölmüştü. Bu olay, “Kanlı Pazar” olarak anılacaktı.

Shostakovich’in anne ve babası işte bu ortamda üç çocuk yetiştiriyorlardı. Dmitri, büyük ablası Maria ve kız kardeşi Zoya. Aile, müzikle, sanatla ve edebiyatla iç içe yaşıyordu. Üç kardeşin üçü de piyano ve dans dersleri alıyordu. Dmitri, kız kardeşlerine nazaran piyanoyu daha çok seviyordu.

Duvarları incecik bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Yan komşuları klasik müzik meraklısıydı ve çello çalıyordu. Dmitri her akşam yan komşusundan yükselen klasik müzik ustalarının eserini dinleyerek uykuya dalıyordu. Şehirde babasıyla el ele dolaşırken ünlü Rus bestecileri Çaykovski ve Borodin’in yaşadığı sokakların kokusunu içine çekiyordu. Bir zamanlar onlar da bu büyülü şehrin sakinleri idiler. Küçük Dmitri’nin zevk aldığı şeylerden birisi de, babası ile birlikte Rimsky-Korsakov’un operalarını izlemekti.

Shostakovich
Shostakovich


27 Şubat 1917

Dmitri’nin annesi Sofia kahvaltısını ettiği bir esnada apartman görevlisi kapıyı kırarcasına çalıyordu. Koşarak kapıyı açan Sofia’ya, “Bütün şehir ayakta!”, “Saraya doğru yürüyorlar” diye haykırdı. Daha Sofia’nın şaşkınlığı geçmeden “Ancak Çar Kazak Atlı Birlikleri’ni halkın üzerine gönderdi” diye ekledi. Kazak Atlı Birlikleri halk arasında acımasızlığı ile biliniyordu. Sofia birden yeni bir “Kanlı Pazar”ın yaşanacağından korkmuştu.

Saatler sonra yeni haberler de geldi. Halkı kontrol edemeyen polis komutanı, Kazaklara, halkın üzerine ateş açması emrini vermişti. Ancak Kazaklar emri dinlememiş, emri veren komutanı da epeyce hırpalamışlardı. Kazaklar, halkla birlikte hareket etmeye karar vermişti.

Haberleri işiten Sofia, “Bu bir devrim!” diye fısıldadı. Basamakları üçer beşer inip doğruca şehrin merkezine Nevsky Prospect’e gitti. Gördükleri adeta bir rüyayı andırıyordu. Halkla askerler kol kola yürüyüşe geçmişti. “Haydi, eski dünyayı yıkalım! Haydi, ayaklarımızdaki tozu atalım!” diye marşlar söylüyorlardı.

Olayı duyan baba Shostakovich, doğruca apartmandaki dairesine koşmuştu. Dmitri’yi kucağına alıp havaya kaldırırken “Çocuklar-Özgürlük” diye haykırdı.

Küçük Dmitri, artık sokaklarda koluna taktığı yeni dönemi temsil eden kırmızı kurdele ile dolaşıyordu.

Devrimden iki yıl sonra, Konservatuvara piyano okumaya gittiğinde sadece 13 yaşındaydı. Ülkede süren iç savaş henüz sona ermemişti. Buz kesmiş sınıflarda eğitim yapılıyordu.  Öğrenciler, ceketleri paltoları ve parmak uçları kesilmiş eldivenleri ile piyano çalışıyordu. Shostakovich’in yakın arkadaşı Arnshtam yıllar sonra o günleri şöyle anlatacaktı: “Evet, çok açtık. Ancak çok mutluyduk”.

1924 yılı başında devrimin lideri Lenin ölmüştü. Ölümüyle birlikte St. Petersburg, artık Leningrad olarak anılacaktı.

Aynı yıl, Shostakovich için “ikinci doğum yılı”ydı. Sadece 19 yaşındaydı ve 1. Senfoni’si Leningrad Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilecekti. İlk gösteride salon alkıştan inlemişti. Gözündeki yuvarlak çerçeveli gözlükleri ile olduğundan daha genç gösteren müzisyeni defalarca sahneye çağırmışlardı.

Shostakovich’in ünü kısa zamanda Viyana ve Berlin’e kadar uzanmıştı. Artık bütün gözler üzerindeydi. Üzerinde olmasını hiç istemeyeceği bir kişinin gözleri dâhil. O kişi, ülkenin yeni lideri Joseph Stalin idi.

Lenin’in ölümünden sonra kolektif bir yönetim ülkedeki idareyi devralmıştı. Aralarından Stalin, kısa zamanda öne çıkarak, acımasız yöntemlerle bütün siyasi rakiplerini saf dışı bırakmıştı. Kaba saba ve pek eğitimli olmayan Stalin, ülkenin en entelektüel insanlarının yaşadığı, yüzü Batı’ya dönük Leningrad şehrinden pek hoşlanmıyordu. Kısa zamanda çeşitli gerekçelerle 40-50.000 kişiyi Leningrad’tan Sibirya’ya sürgüne gönderilmişti.

İşte böyle bir ortamda, müzik zevkinin düzeyi Gürcü bir folk şarkısı olan “Suliko”yu beğenmekten öte geçmeyen Stalin, Shostakovich’in bestelediği “Mtysenkli Lady Macbeth” operasını dinlemek için Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’na gitmişti. Stalin üzerinde büyük bir etki bırakmak isteyen Şef, nefesli çalgıların sayısını artırmış ve seslerin de daha gür çıkmasını sağlamıştı. Salonda oturan Shostakovich, utançtan yüzünü kapatmıştı. Orkestraya çok yakın oturan Stalin, operanın yarısında çıkış kapısına doğru yürümeye başlamıştı. Çıkışta, müziği nasıl bulduğunu soran muhabirlere: “Bu müzik değil ki. Bu bir karmaşa” diyecekti.

Stalin’in işaret fişeğini ateşlemesi ile Shostakovich Sovyetler Birliği’ndeki yönetim eliti nezdinde gözden düşmüştü.

Konserden iki gün sonra tren yolculuğu yaptığı bir esnada satın aldığı ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin resmi yayın organı niteliğindeki Pravda gazetesinde, Stalin’in emriyle yazıldığı düşünülen “Müzik Yerine Karmaşa” başlıklı bir makalede, Macbeth operası ağır bir biçimde eleştiriliyor ve müziği “kaba ve ilkel” olarak tanımlanıyordu. Şöyle devam ediyordu makale: “Daha başında dinleyici, birbirine karışaduran seslerin kasti ve çirkin seli karşısında şaşkına döndü. Dilim dilim melodiler ve boğucu müzik tümceleri sesleri bastırıyor, sonra bir gıcırtı, çığlık ve çatırtı hengamesi içinde sönüyordu”. Yenilikçi ve deneysel bir müzik anlayışı geliştiren ve gelenksel kalıpların dışına çıkan Shostakovich, Parti hedeflerinin dışına çıkmakla ve devrimin ruhunu yeterince yansıtamamakla suçlanıyordu.

Bu eleştiriler üzerine Shostakovich’in operası sahneden çekiliyor, dahası, hayal kırıklığına uğrayan besteci, hazırlamış olduğu 4. Senfonisini halka sunmaktan da vazgeçiyordu.

Büyük Terör” yılları olarak adlandırılan 30’lu yıllarda Shostakovich artık “mimli” biriydi. Sürekli bir gözetim altındaydı. Birçok arkadaşı ve akrabası da Stalin’in uyguladığı bu terörden nasibini alacaktı. Ya sürgüne gönderilecek, ya da infaz edileceklerdi.

Eleştiriler Shostakovich’in müzik anlayışında zoraki bir değişime neden olmuştu. 1937 yılında yazdığı 5. Senfonisi ile besteci, deneysel müzik anlayışına son vererek klasik biçimlere geri dönecekti. Eser “sosyalist gerçekçilik” akımına uygun olduğu cihetle, Sovyet Bürokrasisi tarafından da beğenilmişti. Ancak rejim muhalifleri ve arkadaşları Shostakovich’in bu “zoraki özeleştiri” niteliğindeki eserini bir boyun eğme olarak niteleyeceklerdi. Buna yönelik tartışmalar günümüzde de halen devam eder. Ancak 5. Senfoni, Shostakovich’e Sovyetler Birliği’nde yeniden itibar kazandırır.

Shostakovich yaşama daha sıkıca sarılacak ve yeniden üretmeye başlayacaktır.

Leningrad
Leningrad

22 Haziran 1941

Almanlar sabaha karşı saat 03.15’te,  tarihin en büyük askeri harekâtlarından birini başlatmışlardı. Harekâtın adı “Barbarossa Harekâtı”ydı. Alman ordusuna bağlı 4.5 milyonun üzerinde asker, 3.200 tank, 4.389 uçak ile karadan ve havadan Sovyetler Birliği’ni istilaya girişmişlerdi. Bazı istihbarat raporları böyle bir saldırının yapılacağına ilişkin bilgiler içermesine karşın Joseph Stalin, Almanlar ile savaş öncesi gizli olarak yapılan “Saldırmazlık Anlaşması”na güverek böyle bir saldırının yapılacağına ihtimal vermemişti.

Kızıl Ordu hazırlıksız yakalanmıştı.

Almanlar aylarca neredeyse hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadan ilerlemişler ve Eylül ayı itibarıyla Moskova ve Leningrad önlerine kadar gelmişlerdi.

Leningrad, Adolf Hitler için en stratejik hedeflerden birisiydi. Bu savaş onun için Nazizmin ideolojik karşıtı olan komünizme karşı yapılıyordu ve bu şehir, adı komünizmle özdeşleşmiş bir liderin, Lenin’in adını taşıyordu. Hitler, komutanlarına, bu şehrin haritadan tamamen silinmesi ve halkının da toptan yok edilmesi emrini vermişti.

Alman ordusu bütün gücüne ve çabalarına rağmen Leningrad ve Moskova önlerinde Kızıl Ordu tarafından durdurulmuştu.

Ağır kayıplar veren Almanlar taktik değiştirmiş ve 8 Eylül 1941 tarihinde Leningrad’ın son kara bağlantısı da kesilerek kuşatılmıştı. Tamı tamına 872 gün sürecek bu kuşatma, tarihin en uzun süreli ve en yıkıcı kuşatmalarından birisi olacaktı.

Şehirde 3 milyondan fazla sivil mahsur kalmıştı. Mahsur kalanlardan birisi de Dmitri Shostakovich idi. Aslında kaçmak için fırsatı olmuştu. O ünlü biriydi ve tahliyenin mümkün olduğu bir zamanda kaçması teklif edilmişti. Ancak o şehirde kalıp direnmeyi tercih etmişti.

2 Eylül 1941’de Alman uçakları şehre bombalar yağdırırken radyoda yaptığı bir röportajda, yeni bir senfoniye başladığının ve ilk iki bölümünü bitirdiğinin müjdesini vermişti.

Bu senfoninin adı, Leningrad Senfonisi’ydi (7. Senfoni).

Shostakovich, bestelemeye başladığı yeni eserine tutkuyla bağlı olduğu şehrinin adını vermişti.

Gözleri oldukça zayıf olduğundan ön cephede savaşamıyordu. Şehirde bombardıman sonraları sıklıkla çıkan yangınları söndürmek amacıyla oluşturulan itfaiye ekiplerinden birine katılmıştı. Başında itfaiye eri şapkası ile ünlü Time dergisine kapak olmuştu.

Ünlü bir bestecinin kuşatılmış bir şehirde kalıp Nazilere karşı direnişi, batı basınında oldukça geniş yankılar yaratmıştı. Artık o, hem Sovyetler Birliği’nde hem de bütün Batı ülkelerinde direnişin sembollerinden biri haline gelmişti.

Stalin’in ısrarlarına daha fazla dayanamayan Shostakovich, 1 Ekim 1941 tarihinde şehirden tahliye edilmişti. Ailesi ile birlikte Kuybyshev‘e (şimdilerde Samara) gönderilen Shostakovich, 22 Ekim’de nihayet eserini tamamladığını basına açıklamıştı.

Senfoni’nin prömiyeri 5 Mart 1942 yılında Kuybyshev’de yapılır. Samuil Samosud şefliğindeki Bolşoy Tiyatrosu Orkestrası eseri icra eder ve performans bütün Sovyetler Birliği’nde yayınlanır. Senfoninin notaları mikrofilme alınarak Tahran’a, oradan da bütün Batı ülkelerine gönderilir. New York’ta, Londra’da geniş seyirci kitleleri önünde icra edilir ve coşkuyla karşılanır.

Shostakovich, eserinin bir yerde daha icra edilmesi konusunda ısrarcı olur. Eserin yazıldığı ve adına ithaf edildiği şehirde, yani Leningrad’da.

Şehrin içinde bulunduğu koşullar altında bu gerçekten mümkün müydü?

Kuşatma boyunca şehir düzenli olarak topçu ateşine ve hava bombardımanına maruz kalmıştı. Kentin bütün nakil hatları kesilmişti. Su, gıda ve enerji düzenli olarak sağlanamıyordu. Kuşatma altındaki şehirde tahliye edilmeye çalışılan çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 1.4 milyona yakın sivil yaşamını kaybetmişti. 1941-42 yılındaki kış, tarihin en ağır kışlarından biri olmuştu. Yaşama tutunabilenler, -30 derecenin altına düşen soğuk, açlık ve hastalığın pençesi altında eziliyordu. Sivillere verilen kişi başı 125 gr. ekmek de artık verilemez olmuştu. Tüm kuşlar, fareler ve evcil hayvanlar tüketilmişti. Şehirde yamyamlık başlamıştı. Şehir sakinlerinden biri olan Lidiya Ginzburg, yaşanılan açlığın boyutunu şöyle anlatıyordu: “Cesetleri taşımakta kullanılan arabalardan birini çekmekte olan bir atın yorgunluk ve açlıktan yere yığıldığını görmüştük. At henüz can çekişiyordu ancak bıçak ve palalarla yüzlerce kişi üzerine saldırıp parçalamıştı”. Şehirde her gün 7 ile 10 bin arası sivil açlık ve hastalıktan ölüyordu.

Şehirde umut da, insanlık onuru da tükenmişti.

Bir zamanların masallar şehri St.Petersburg, bir ölüler şehri haline gelmişti

Leningrad Senfonisi’nin notaları Stalin’in emriyle,  işte bu koşullar altındaki şehre özel bir askeri uçak ile gönderilmişti ve çalınması isteniyordu.

Senfoni ancak ünlü Leningrad Filarmoni Orkestrası tarafından çalınabilecek bir altyapı gerektiriyordu. Ancak Orkestranın bütün elemanları ya tahliye edilmiş, ya da bombardımandan dolayı ölmüşlerdi.  Şehirdeki tek orkestra, geriye ancak 15 üyesinin kaldığı Leningrad Radyo Orkestrası’ydı. Orkestranın şefi Karl Eliasberg de şehirdeydi.

Ksenia Matus da geriye kalan 15 kişinin arasındaydı. Ksenia Orkestrada obua çalıyordu.

Konserin tarihi bile belirlenmişti: 9 Ağustos 1942, Pazar.

Bu tarih neden seçilmişti?

Bir Kızıl Ordu askeri konsere bilet alırken
Bir Kızıl Ordu askeri konsere bilet alırken

Kuşatma sürerken, Hitler, cepheye gönderdiği bir mesajda, zaferi kutlamak amacıyla 9 Ağustos 1942’de şehrin imparatorluk zamanındaki merkezi olan St. Isaac Bazilikası’nın karşısındaki Astoria Hotel’de yapılacak olan resepsiyona bütün askerlerini davet etmişti. O tarih bu yüzden seçilmişti. Hitler’e bu resepsiyonun asla yapılamayacağını kanıtlamak için.

Tarih belliydi. Afişler asılmıştı. Ama ortada bir orkestra yoktu.

Müzik aletlerine yatkınlığı olan askerler seçilerek orkestraya katılmıştı. Katılanlardan biri de Mikhail Parfionov’du. Mikhail, oluşturulan orkestrada trombon çalacaktı.

Yaz olmasına karşın, hava o kadar soğuktu ki müzik aletlerini eldivensiz çalmak mümkün değildi. Orkestrayı oluşturan müzisyenler, parmak kısımları kesilmiş eldivenler giymek zorunda kalmışlardı. Açlıktan bir deri bir kemik kaldıklarından, müzisyenler çoğu zaman provaları tamamlayamıyor, bitkinlikten düşüp bayılıyordu.

Nihayet konser günü gelip çatmıştı.

Günlerce önceden biletler satılmış, şehrin sınır noktalarına Almanlar dâhil bütün askerlerin konseri duyabilmesi için büyük hoparlörler dikilmişti. Kızıl Ordu, birkaç saatlik konser sırasında Almanların topçu ateşinde bulunmaması için, önceden yerlerini tespit ettikleri mühimmat noktalarına seri bir karşı saldırı başlatmıştı.

Davetliler, bulabildikleri en güzel giysileri giyerek konsere gelmişlerdi. Sanki hiç savaş yokmuşçasına sessizce konserin başlamasını bekliyorlardı.

Leningrad konserinin nadir fotoğraflarınan biri
Leningrad konserinin nadir fotoğraflarınan biri

Konser sırasında hiçbir topçu atışı işitilmemişti.

Derme çatma orkestra, zorluk derecesi epeyce yüksek olan eseri büyük bir başarı icra etmişti. Salon coşkudan sallanıyordu. Dakikalarca süren alkıştan sonra, salonda bulunanların tümü uzun zamandır unuttukları gülümsemeyi yeniden hatırlamışlardı. Ksenia’ya göre, her şeyin kaybolduğu, umutların sönmeye başladığı bir zamanda bu sıra dışı konser, her köşesinde ölümün kol gezdiği kuşatma altındaki şehrin ve sakinlerinin işgalcilere karşı gösterdiği direnişin ve yeniden umutlanmanın doruğunu oluşturmuştu.

Leningrad ruhunu yeniden kazanmıştı.

Cephedeki askerler ve sığınaklardaki siviller de gözlerinden yaşlar akarak konseri dinlemişlerdi.  Artık zaferin er ya da geç mutlaka geleceğine bütün yürekleriyle inanmaya başlamışlardı.

O gün o şehirde bulunanlara göre konser, savaşın seyrini değiştirmişti.

Kuşatma, 27 Ocak 1944 tarihine kadar devam edecekti. Ancak konserin yarattığı direniş ruhu zafer gelene kadar hiç sönmeyecekti.

Savaştan sonra, 1950’li yıllarda bir grup Doğu Alman turist Şef Eliasberg’i ziyarete gelmişti. Bu grup, konser sırasında cephenin öbür tarafında bulunan Alman askerlerdi. “Dikilen hoparlörlerden senfoniyi işittiğimizde böyle bir ruha sahip olan bir şehir halkının asla teslim olmayacağını anlamıştık.” demişlerdi. Senfoni sırasında ağlayan sadece Kızıl Ordu askerleri ve Leningrad halkı değildi. Alman askerler de ağlamışlardı. Onlara göre artık çalan müziği kimin bestelediği önemli değildi. O müzik insanlık adına bestelenmişti ve insanları bir arada tutan da bu ruhtu.

9 Ağustos 1992.

Konserin 50. Yıldönümü dolayısıyla, o konserde yer alanlar yeniden bir araya gelmişti. Artık hayatta sadece 14 kişi kalmıştı. Aynı konser salonunda, aynı yerlere oturarak, aynı müzik aletlerini çalmışlardı.

Hayatta kalanlardan ikisi de Ksenia Matus ve Mikhail Parfionov’du.

Konserden sonra Mikhail  eğilip bayan Matus’a, “Sevgili Ksenia, bu senfoniyi ilk çaldığımız gün her ikimiz de ne kadar genç ve alımlı idik” dedi. “Peki şimdi?” diye sordu bayan Matus. “Şimdi, sevgili Ksenia, en azından sen her zaman olduğundan çok daha güzelsin.” dedi Mikhail. Gülümsedi Ksenia, mutlu oldu.

Ksenia Matus, ilerlemiş yaşına (84) ve her ikisi de bandajlanmış bacaklarına rağmen, penceresi St. Petersburg’un perişan haldeki güney varoşlarına bakan küçük apartman dairesinin özenle temizlenmiş oturma odasında hala dans etmeyi çok seviyordu.

Onu yaşama bağlayan uzun filtreli Rus sigaraları, gün boyunca içtiği kahveler ve hatıralarıydı.

Bu hatıralardan özellikle bir tanesi.

2001 yılının Mayıs ayında onu Bolsheochtunsky mezarlığında toprağa verdiklerinde tarih boyunca verilen en muhteşem konserlerden birinin parçası olmuş sanatçılardan sonuncusu da sonsuzluğa karışmış olacaktı.

Shostakovich'in oğlu Maxim yıllar sonra babasının eseri Leningrad Senfonisi'ni yönetirken
Shostakovich’in oğlu Maxim yıllar sonra babasının eseri Leningrad Senfonisi’ni yönetirken

Kaynakça:

ADAMOVICH, ALES-GRANIN, DANIIL, Leningrad under Siege, Pen and Sword Military, Barnsley, 2007.

COLLEY, RUPERT, The Siege of Leningrad, Harper Press, UK, 2012.

MOYNAHAN, BRIAN, Leningrad-Siege and Symphony, Anlantic Monthly Press, New York, 2013.

ANDERSON, M.T., Symphony for the City of the Dead, Dmitri Shostakovich and the Siege of Leningrad, Candlewick Press, 2015.

REID, ANNA, Leningrad, The Epic Siege of World War II, 1941-1944, Walker and Co, New York, 2012.

[newsbox style=”nb1″ display=”category” cat=”34″ sub_categories=”no” show_more=”no” post_type=”post”]