Köşe Yazarları

Kent güvenliği bir otorite sorunudur…


Günümüz dünyasında artık biz farkında olmasak da, “Kent Güvenliği” diye bir kavram var.

Toplumsal yaşamda yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi durumu olarak tarif ediliyor.

Göçler ve beraberinde gelen “hızlı” nüfus artışı, eğitim seviyesi, gelir seviyesi, sosyo-ekonomik ve kültürel uyumsuzluk, bunların beraberinde getirdiği ümitsizlik ve çaresizlik duyguları, işsizlik gibi sorunlar  sonuçta kanun dışı yollara başvuran kitleleri, daha doğrusu suçu meydana getiriyor.

Kentin güvenliğini sağlama adına yapılacaklar, kırsaldakinden farklı olmak zorunda. Güvenli kentler, suçla en üst düzeyde mücadele edilen, suça fırsat verilmeyen yerler olmalı.

Batıda bu işleri, değişik yöntemler üzerinde çalışan “güvenlik mühendisleri” planlıyor. Anketler, incelemeler yapıyorlar, istatistiklere bakıyorlar, uygun yöntemi belirleyip, merkezi idareye  tavsiye ediyorlar.

Bir de bize bakın. Medeniyetin konuştuğu, düşündüğü ve yaptığından ne kadar uzağız. Kentlerimiz neredeyse suça teslim olmuş durumda.

Dünyada, kent güvenliğini sağlama neredeyse bir bilim dalı haline gelirken,  biz olaylara istisna olarak bakmaya devam ediyoruz.

Bir de yapılacak tek şey, suçluların bulunmasıymış gibi görüyoruz.

Doğal olarak bu bakış açısı, kentin güvenliğini sağlamıyor. Olayların da önü alınamıyor.

Barların önünde bıçaklamalar, silahlı saldırılar, adam dövmeler, şimdi de çeteler savaşı. Geçiştirilemeyecek kadar ciddi olaylar bunlar.

Kafayı çeken saldırıyor, azmettiriciden birkaç kuruş para alan tetikçiler etrafta dolanıyor. Bakın Mağusa’daki kurşunlama olayının zanlıları, 6 gün önce KKTC’ye gelmişler.

Ama biz inatla ve ısrarla bu olaylara bireysel olarak bakıyoruz, genel trendin farkında değiliz gibi geliyor bana.

Surlariçinde önceki gün meydana gelen satırlı kavga başlı başına felaket. Üstelik bir ilk de değil. Bölgeyi ziyaret edenlerin yakınlarımızın, tanıdıklarımızın başlarına gelen olaylar var. Böyle bir olaya tanıklık etmek bile başlı başına bir felaket.

Fotoğraflara bakıp da, bir aracın üstünün kanla kaplı olduğunu görünce hep birlikte dehşete düştük.

O bölge ki, bir çok gencimiz, dokusunu değiştirmek adına milyarlarca masraf yapıp işletmeler kurdular. Guest House’lar açanlar var, barlar, cafeler açanlar var.

Bölgenin yapısının çoktandır bozulduğu bir gerçek. Şimdi bir takım cesur çocuklar, yeniden eski haline getirmeye, kaliteli bir cazibe merkezi yaratmaya çabalıyorlar.

Uzmanlar konuyu işlerken bir de “suçun mağduru” tanımını kullanıyorlar.

İnsanlar en çok bundan korkuyor. Kent güvenliğinin sağlanmadığı yerlerde, evlerinde, sokaklarında, mahallelerinde, parklarda ve bunun gibi yerlerde endişe ve korku içinde yaşıyorlar.

Etrafınıza bir bakın, korumasız olduğunuzu göreceksiniz. Bu çok korkunç bir duygu.

Haydi oraları ziyaret eden bizler bir yana, ya işletmelerin  güvenlik duygusu? Yatırımı, gelişmeyi olumsuz etkilemez mi bu? Dünya kadar para döküp bir şeyler yapmaya çalışan gençleri caydırmaz mı? “Ne uğraşacağım bunlarla” deyip, kaçmazlar mı?

Bunların tümü, ülkede bir otorite boşluğuna işaret eder. Yıldırıcı, bezdirici bir olgu.

Ve yine bilinen, kanıtlanmış bir gerçek, doğru ve kesin önlemler alınmadıkça, bu olaylar artma eğilimine giriyor.

Yapılacak ne var diye baktığınızda, işsizliğin azaltılması, eğitim gibi temel politikalar öne çıkıyor. Sonra aynen bizim surlariçi örneğinde olduğu gibi “çarpık kentleşme” sorununa çare aranıyor. Polisiye önlemler ise en son geliyor.

Temel meseleleri halletme umudumuz pek yok bizim. En azında buraya ve bunun gibi kalabalıkların olduğu yerlere, içki içilen bölgelere özel önem vermek gerekiyor.

Yaya dolaşan devriyeler, caddelerde de daha çok araçlı patrol yapan polisler, doğru dürüst sokak aydınlatmaları, mobese kameraları gibi.

Hani deriz ya, taş üstüne taş koymak…

KKTC’de bir İçişleri Bakanı da taş üstüne taş koymak isterse, bu konuya özel önem verebilir. Bir parça ilgi, pek çok şeyi değiştirecektir…

YERİN KULAĞI VAR

ŞANSLI HÜKÜMET:

UBP-HP hükümet oldukça şanslı bir dönemde iktidar oldu. Güvenoyu alır almaz bayram tatili, ardından Meclis’in aylar sürecek yaz tatili. Sizin anlayacağınız en az üç ay hükümet rahat. Bunu fırsata çevirip birşeyler yaparlar mı bilemem ama, bu uzun tatil onlar için bulunmaz bir fırsat, değerini iyi bilsinler…

 YENİ YOL HARİTASI:

Cumhurbaşkanı Akıncı’nın “federal çözüm” ısrarına karşı yeni hükümet adada yeni bir yol haritası konusunda Türkiye ile hemfikir oldu. Türkiye’nin ısrarla savunduğu “federal çözümün dışında bir çözüm modeli”, UBP-HP hükümeti tarafından da benimseniyor. Ancak, bu yeni modelin ne olduğu tam olarak bilinmiyor. KKTC’nin tanıtılması mı, konfederal bir çözüm mü, yoksa AB içinde iki ayrı devlet modeli mi, ilhak mı, henüz bu konuda net bir tutum yok…

 İLGİNÇ BİR DURUM VAR:

Bir önceki hükümetin Başbakanı Tufan Erhürman, “Protokol çalışmalarının Nisan’da tamamlanacağını, Mayıs sonuna kadar anlaşmanın imzalanacağını, kaynak akışının başlayacağını söylüyordu. Hem de bunun kendisine Ankara tarafından söylendiğini vurgulayarak. Fakat şimdi bu hükümetin Ankara ziyaretinden sonra, beklenen kaynağın gelmesinin önünde hukuki engeller olduğunu, hatta 2019 için bir protokol olmayabileceğini öğrendik. Nasıl yani?

ÖNCELİKLER İPUCU VERİYOR:

İcraat deyince, önce maaşları ödemek akla gelir. Turizm Bakanı da önceliği teşvikleri ödemek olarak açıklıyor. Madem ki tüm sektörler gibi turizm de devlete bağımlı, ödenecekler. Ama ben şahsen, giderek düşen turist sayısını nasıl artıracağız diye bir çalışma yapacağını açıklamasını beklerdim. Bu açıdan, yeni Tarım Bakanı Dursun Oğuz’un açıklamasını ayrı bir yere koydum. Bakan, “Ortak uzlaşı ile herkesin dinlenerek hareket edileceğini ve toplumsal faydanın ön planda tutulacağını” vurguladı ilk demecinde. Duymak istediğimiz budur.

YALNIZ KALDIK:

Akdeniz’de petrol arama konusunda giderek yalnızlaştık. Türkiye’nin sondaj yapmasına çeşitli devletlerden gelen tepkilere bir yenisi daha eklendi. İngilterenin de,“Türkiye’nin bölgede sondaj çalışmalarını ileriye götürmemesi” çağrısında bulunduğu belirtildi. Yeni bir uluslararası dayatmayla, haksızlıkla, kanunsuzlukla karşı karşıyayız. Umarım bunu da “ambargo” olarak niteleyip, kaderimize razı olmayız.

 BİZDEKİNİN YARI FİYATINA:

Polis, Metehan kapısında bir şahsın aracında 89 kilo kaçak et yakalamış. Et fiyatları konusunda ciddi önlemler almadığımız sürece bu tür kaçakcılık konularını daha çok yazıp çizeceğiz. Bayram nedeniyle bizde et fiyatları tavan yaparken, güneyde tam tersi bayram nedeniyle, Türklerin alış veriş yapması için indirim yapıldı. İşte aklımın almadığı nokta da bu. Aynı ada üzerinde, hem de daha yüksek girdilerle, nasıl olur da bizim yarı fiyatımıza et üretip satabiliyorlar? Bir yerde bir yanlış var. Bunu gidermenin yolu da asla yeni teşvikler olmamalı.    

 ZİRVEDEKİLER

Ayda Direkoğlu Bergsen: Kendi değerlerimize sahip çıkmaktan ne kadar uzağız. İstanbul’da yaşayan dünyaca ünlü bir mücevher tasarımcımız var, Ayda Direkoğlu Bergsen. Bir resim sanatçımız olan Fikri Direkoğlu ve BRT spikerlerinden Sevilay Direkoğlu’nun kızları. Aida markasıyla yıllardır, dünyanın ünlü markalarının defilelerinde kullanılan tasarımlar üretiyor; ünlü tasarım dergilerinde röportajları yayınlanıyor. Son olarak da önceki gün Cayprus Mail, Las Vegas’daki bir Fuar’da Ayda ile yaptığı röportajı yayınladı. Biz gurur duyduk, keşke Ayda’nın çok sevdiği ülkesi de bu gururu paylaşsa.

  DİPTEKİLER

Otorite Boşluğu ve Suç İlişkisi: Yandaki yazıda, otorite boşluğu ve suç ilişkisinden bahsettik ya, işte bir örnek daha. Adamlardaki cesarete bakın. Metehan kapısından geçiriyorlar artık kaçak etleri. Tam 4 tane kesilmiş kuzu. Vay maşallah. Sınır kaçakçılığını, tehlikeli askeri bölgeleri falan geçmişler, resmi kapıdan… Nereden alıyorlar bu cesareti sizce?

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı