Bilmem duydunuz mu, bir grup kaz denize girdi diye şikâyet edilip hapsedildi. Evet, olay Türkiye’de yaşandı. Kapatıldıkları kafeste sıcağa dayanamayan bazı kazlar öldü, bazıları ise “denetimli serbestlik” uygulamasıyla serbest bırakıldı. Yine bir köpek, bu görülmemiş sıcaklarda denizde serinlemek istediği için hayatını kaybetti. Orman yangınları ise hiç bitmeyen bir felaket gibi gündemimizin hep baş köşesinde duruyor.
Bu üç örnek ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında aynı sistemin farklı yüzleri. İnsan merkezli, türcü bakış açısının doğaya, diğer canlılara ve nihayetinde kendimize nasıl zarar verdiğinin somut göstergeleri.
Türcülük Nedir, Neden Önemli?
Türcülük, yani insanın kendi türünü diğer canlıların önüne koyma eğilimi, modern dünyada hâlâ göz ardı edilen ama etkileri son derece yıkıcı olan bir ayrımcılık biçimi. Peter Singer ve Richard Ryder gibi düşünürler, türcülüğü ırkçılık ve cinsiyetçilik kadar adaletsiz bulur.
Bu bakış açısı, diğer canlıların acılarını, haklarını ve varoluşlarını görmezden gelmemize; onları araçsallaştırmamıza neden olur.
Ama mesele sadece hayvan hakları da değil. Türcülük, gezegenin ekolojik dengesini bozan ve insanın kendi geleceğini tehlikeye atan bir sistemsel sorunun parçası.
İnsan Merkezli Bakış ve Ekolojik Yıkım
Kazların denize girmesi “rahatsızlık” sebebi olurken; orman yangınları her yaz kısa süreli gündem oluyor ama kalıcı çözümler üretilmiyor. Adanın kuzeyinde hâlâ yangına etkin müdahale edebilecek bir helikopter ya da uçak yok. Ancak “itibardan tasarruf olmaz” diyerek büyük kompleksler görkemli törenlerle açılıyor.
Oysa doğa ve çevre sorunları, en çok da çözülmesi gereken diğer yapısal sorunlarla iç içe geçmiştir. Buna rağmen doğa, hâlâ bir “kaynak” ya da “kontrol edilmesi gereken alan” olarak görülüyor.
İnsan kendini doğanın zirvesinde, her şeyin hak sahibi olarak gördükçe; ekosistem tahribatı, biyoçeşitlilik kaybı ve iklim krizi derinleşmeye devam ediyor.
Kazlar ve köpekler üzerinden ortaya çıkan tahakküm örnekleri, bu türcü ve tahammülsüz bakışın küçük ama çarpıcı tezahürleri. Orman yangınları ise, bu tahakkümün doğaya karşı yönelttiği büyük bir öfkenin ve bilgisizliğin sonucu.
Adanın Her İki Yanında Yanan Ormanlar, Kül Kardeşliği
Kıbrıs’ın Limassol Bölgesi’nde son günlerde devam eden büyük orman yangınları, bu gerçeği bir kez daha yüzümüze vurdu. İki insan hayatını kaybetti, köyler boşaltıldı, uluslararası yardım çağrıları yapıldı.
Ve yine gördük ki, doğa felaketleri karşısında insan çaresizleşiyor. Teknolojisi, bölünmeleri, ideolojileri bir anlam taşımıyor. Çünkü alev bölünme tanımıyor.
Adayı bölen tel örgüler, ormanın dumanı karşısında buharlaşıyor. Acının, yıkımın kimliği yok. Yangın karşısında hepimiz eşitiz: Aynı korkuyla gökyüzüne bakan, aynı umutsuzlukla nefes alan canlılarız.
Bu yüzden Limassol’daki yangınlar, aslında tüm adanın kalbini yakıyor.

Kıbrıs Vegan İnisiyatifi: Değişim İçin Bir Adım
İşte tam da bu noktada, kurucuları arasında bulunduğum Kıbrıs Vegan İnisiyatifi’nden söz etmek istiyorum. Çünkü veganlık, sanılanın aksine yalnızca bir beslenme biçimi değil. Veganlık; insanın doğa ve diğer türler üzerindeki tahakkümüne karşı duruş, ekolojik eşiklerin aşılmasına direniş, hayvanların doğdukları andan öldükleri ana kadar sömürülmesine karşı etik bir yaşam pratiğidir.
Bugün yaşadığımız ekolojik krizler karşısında, çevre ve hayvan hakları savunusunun vegan perspektifle kesişimsel bir zeminde yürütülmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.
Bizler sadece hayvanları değil, doğanın bütününü ve gezegenin sürdürülebilirliğini düşünen bir yaklaşımla hareket ediyoruz.
Veganlık, bizim için türcülüğe karşı adalet talebidir. Ekolojik bir duruş, etik bir yaşam biçimidir.
Sonbahar itibariyle toplumda bu farkındalığı artırmak için eğitimler, etkinlikler ve kampanyalarla daha görünür olacağımız bir süreci başlatıyoruz.
Amacımız, türcülükten arınmış, hak temelli ve bütüncül bir bakış açısını Kıbrıs’a taşımak. Çünkü biz biliyoruz ki insan dışı canlıların da yaşama hakkı var ve doğayla barış içinde bir yaşam mümkün.
Neden Şimdi?
Dünyanın dört bir yanında ekolojik kriz kapımıza dayandı. Kıbrıs da bu krizden nasibini fazlasıyla alıyor: orman yangınları, su kaynaklarının kirlenmesi, biyoçeşitlilik kaybı hızla artıyor.
Ve tüm bu gidişatın temelinde yatan şey, insanın türcülük üzerinden kurduğu tahakküm sistemi.
Kazların, köpeklerin, hatta ormanların kendi yaşam alanlarını talep etmeleri suç değil. Aksine, insanın kendi merkezli kurgusunu sorgulayıp değiştirmesi gerekiyor.
Son Söz: Kazlar Serinlesin, Ormanlar Yanmasın
İnsanların kendini üstün gördüğü, doğayla savaştığı bir düzende kimse kazanamaz. Ama insan üstünlüğü değil birlikte yaşamayı seçerse… Kazlar özgürce suya girmeye devam eder, köpekler serinler, ormanlar yanmaz. Çünkü doğayla barış, özgürlükle mümkündür.
Ve bu, insanın kendini evrenin sahibi değil, bir parçası olarak görmesiyle mümkündür.
Unutmayalım ki; türcülükle mücadele yalnızca hayvanlar için değil, insanın kendi geleceği için de bir zorunluluktur. Hayvanların sesi duyuldukça, insanlık daha yaşanabilir bir geleceğe yaklaşır.
Kıbrıs’ın her tarafını aynı duman sardığında doğa bize bir kez daha hatırlatıyor: Felaketlerin kimliği yok, bölünme tanımıyor.
O halde çözüm de ortak olmalı. Mücadele birleşik, yaşam birlikte kurulmalı.
Kıbrıs Vegan İnisiyatifi olarak bu mücadelenin tam kalbindeyiz. Size de bu dönüşümün bir parçası olmanız için sesleniyoruz: Gelin, birlikte daha adil, daha özgür ve daha yaşanabilir bir dünya kuralım.
































