“Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis’in başına saksı düştü” diyecektik ama değil! “Çünkü Kıbrıslı Türkler 1974’e kadar çok çektiler” demeden, “Rumlar da 1974’ten sonra çok çektiler” diyemezdi!
Akıllı adam! Sonuçta ve her hal’u kârda “Kıbrıslılar çok çektiler” denklemini kurdu! Ve artık klasiklere karışmış o dünyasal örneğini de verdi:
“İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile Fransa da birbirlerini kıydılardı ama sonradan dost olmasını bildilerdi!”
Ya Kasulidis için bugünkü sorun nedir? Türkiye’nin adadaki askeri! Nitekim Rum tarafı “eğer Türk askeri adayı terk ederse Türk tarafı ile dost olabilir” diyor!
Tabi Kasulidis bu ve benzeri görüşlerini hem “Akıncı’nın baş müzakereci olarak masaya oturacak olması hem de yeniden yeşertilen çözüm umutlarından dolayı yapmak gereğini duydu… Hatta gelecekteki Türk-Rum dostluğunu öylesi bir tasavvurun içine koydu ki “gün gele Ercan hava alanından uçağa binip uçacak kadar!”
NEDİR KASULİDİS’İN DERDİ? Anastasiadis’in neyse o! Yahut Rum liderliği ile Kilisesinin derdinin tıpkısı! “Ada işgal altındadır, Türkiye askeri gücünü çekmezse çözüm olmaz!” Dikkat, bu sav bir süre önce Yunan Dışişleri bakanı Kocaş tarafından da seslendirildi! Hatta Yunanistan olarak Güney’deki Yunan kuvvetlerini çekmeye hazır olduklarını da söyledi. Yeter ki Türkiye de çeksin! Çünkü diyor “AB üyesi Kıbrıs’ta bu askeri güçlere gerek yoktur!”
Müzakereler yeniden başlarken, “Yunanistan ve Kıbrıs Dışişleri Bakanlıkları adadaki Türk ve Yunan askerleri” olayını neden kaşımaya başladılar sorusuna gelince: Cevabı çetrefillidir, Çünkü:
Bu çıkışları AB Parlamentosu ile paralel götürüyorlar ve TC ile İlerleme Raporlarına da aldırtıyorlar…
Öte yandan son demecinden önce Kasulidis Türkiye’nin KKTC’ye akıtacağı suyu İsrail’e satacağını iddia ederken yeni bir spekülasyon yaratıyor. Belli ki Rum tarafını sadece Türkiye’nin askeri tedirgin etmiyor! TC- KKTC ilişkileri de tedirgin ediyor, bu bağı koparmak istiyor! Bunun en kestirme ve kabul gören kısmı “askersizleştirme” olduğundan, kampanyasını bu konuya yoğunlaştırıyor!
Ve tabi yeniden başlayacak müzakerelerde bu “konuların” Güven Yaratıcı Önlemler olarak dikkate alınmasının zeminini hazırlıyor! Tabi unutmayalım. Kuzey’den kaynaklı destek atışları ile!
Her neyse. Yakında müzakereler başlar. O zaman yeni Rum taktiklerinin ne kadar gerçek olup olmadığını birlikte görürüz!
**********
Kolejler gerçeği: (Artıları eksileriyle kırk yıldır gündemden inmeyen sorun!)
Tutun ki 1974 öncesi “karanlık yıllarımızdı!” Sonrası “aydınlık” olmalıydı ama beceremedik! “Liderlik dönemlerinden” çok partili demokratik düzene geçerken bize gerekli olan “devlet kurma” deneyim ve becerisinden yoksun oluşumuzun zorlukları ile faturalarını çok pahalı ödedik! Zaten “yanlış başladık, yanlış rotalar çizdik dolayısıyla yanlış kulvarlarda koştuk!”
Bu yanlışları yeniden yazmayacağız. Ki kurduğumuz Devletin mayasına “Ganimet” denilen hırsızlığı da kattıydık rantı da! Yanlış topraklandırma ile iskân olayı da yarattıydık, yanlış nüfus kaydırması da yaptıydık! En önlemlisi “devlet” olamadıydık ki “kurumlaşalım!” Kurumlaşamadığımız için de “devlet” olamadıydık!
BU NEDENLE. Bir Devleti organize ederken öncelikle omurgasını oluşturacak “temel unsurları” fonksiyonel hale getiremedik! Mesela Eğitim Öğretim Kurumlarını! Sayılarını unuttuğumuz çoklukta “Eğitim Şuraları” yapmamıza, hemen her “şurada” yeni yeni doneler ortaya konmasına karşın, “Eğitim Öğrenim tüm bozuklukları ile nasıl geldiyse öyle gitti!”
KOLEJLERE GİRİŞ SINAVLARI SADECE BİR TANESİDİR: Tutun ki kırk yıl geçmiştir ama hala “tartışmaların odağındadır!” Anayasamıza göre “imtiyazsız sınıfsız toplum” oluşumuza karşın, kapısından içeri girmemesi gerekirken, o “imtiyazlarla sınıfsallıklar” hem de ilkokul çağındaki öğrencilerin “eğitimle öğretimlerine” girdi! Ve daha ilkokul çağındaki öğrenciyi “imtiyazlı sınıflı” yaptık ki ötesi tüm öğrenciler “Devletin mağdurları ile mağlupları olsunlar!” Kısaca geleceklere hazırlanan insanlarımızı daha ilkokul sıralarında “başarılı ve başarısız öğrenciler” kategorilerine ayırarak devlette hâlâ kanayan yaralardan birini açtık…
KIOLEJ OLAYI BİLİNİYOR: İngilizce eğitim verecek okullara ihtiyaç vardı… Zeki ve çalışkan öğrencilerin önlerini açacak özel okullara ihtiyaç vardı… Kaliteli öğretmenler elinde yetişirken geleceklerde kaliteli insanlar olacak gençler için üst düzeyde eğitim verecek okullara ihtiyaç vardı! Parası olanın parası ile satın alacağı eğitim öğrenim olmalıydı bu olanak Kolejlerle sağlandı…
KISACA. Önceleri “Maarif Kolejleri” diyorduk. Bu okullar rast gele açılmadılardı! “Özel öğrencilere özel olarak açıldılardı!” Sonra ve sayelerinde “özel dersler” de türedi, dershaneler de… Her zaman “istismara” açık oldular ve hep tartışıldılar!
Nitekim Geçen hafta sonunda bu Kolejlerin sınavları vardı. Her yıl olduğu gibi “rezalet” olarak nitelendirildi. Fakat 476 öğrenci için bu rezalet denilen sınavlara 2 bin 25 öğrenci katıldı! Büyük sayı olmasa da Kolejlerin tercih ve önemi açısından somut gösterge olmalıdır! Kısaca olayı Kolejlere daha çok ihtiyaç vardır şeklinde algılamak da mümkündür.
Nitekim ilk CTP-DP Koalisyonu dönemindeki Eğitim Bakanı olan Mehmet Ali Talat “İngilizce tedrisatlı yeni kolejler oluşturmayı” denediydi, başarılı olamadıydı!
Bazı ortaokulları İngilizce tedrisatla eğitim için hazırlamasına karşın devamlılık sağlayamadıydı! Kısaca ne yapılmışsa “Özelliği içindeki özel nitelikli kolejlerin” yerini ötesi hiçbir okul dolduramadı! (Tabii son zamanlarda peşi peşine kurulan paralı özel okullar dışında!)
Ben bir eğitimci olarak yıllarca Kolejlerin giriş sınavlarına hazırlanan öğrencilerin özel dersler almalarından sınav streslerine kadar tüm olumsuzlukları kıyasıya eleştirenlerdendim… Fakat: Bugün de ayni görüşte olmama karşın “hayıflanarak” itiraf ediyorum: “Artık eğitim öğrenim kesinlikle paraya dayalı bir sektördür!” Parası olanın her türlü bilgiyi satın alabileceği, olmayanın talihi ile şansını deneyeceği bir süreç! Dolayısıyla son söz’de “Devlet olarak eğitim öğrenim olayını “para ve talih” olaylarından soyutlayarak hala “milli” yapamadık diyorum! **********
Kısaca takıldığım: (İki ölüm iki ayrı duygu)
Geçen hafta iki ölüm, iki ayrı duygu yaşadım! Zeki Alasya öldü! Ardından Kenan Evren… Hayat yolları ile tarzlarında kesişen hiçbir yanları yoktu. Birisi “sanatın” meşakkatli ve çoğu zaman ihanete açık nankör yollarında yürüdü, güldü ağlattı, “başarılı oldum” dediği yere kadar geldi.
Zeki Alasya-Metin Akpınar ikilisini biz Kıbrıs’ta filmlerinden tanıdık, öyle sevdik!
Kenan Evreni ise 12 Eylül öncesi ve sonrası ile tanıdık! Ki öncesi Türkiye’nin iç savaşa gittiği karanlık yıllarıydı. Kenan Evren’li asker müdahalede bulunmasaydı çok kan akar, çok masum insan ölürdü.
Ne var ki “ihtilalden” sonra o “çok kanları akıtan da masum insanları öldüren de ayni Kenan Evren’li cunta idaresi olduydu!” Asker intikam alırcasına kıydıydı halkını! 12 Eylül bu nedenle Kenan Evreni de vicdanlarla mahkum ederek lanetlendiydi!
Ne var ki işte “Türk budur!” Yıktığı her devletin yerine bir yenisini kurdu.. Ta “Büyük Hun İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine” gelene kadar 18 Türk Devleti. Sonuncusu da KKTC tabi! … Zeki Alasya ve Kenan Evren’e Allah’tan rahmet dilerim.
































