Siyasi sorunla ilgili ne kadar “doğru” düşünebildiğim konusunda bazan şüpheye düşüyorum. “Yoksa diyorum, iki halkın olumsuzlukla ifade ettiğim ilişkilerini çok mu abartıyorum!” Sonra soruyorum:
Pekala ama her zaman adanın “büyüğü” olan, nüfus ve mülk çoğunluğuna sahip, her zaman dünya hukuku içinde yer bulan, BM’lerin AB’nin üyesi olan Rum tarafı neden tarihte “kanlı eserleri” olarak çoktan yerini alan 1963’leri 1974’leri yargılamadan, nedamet getirmeden Türk halkını yargılamaktadır?
Bu nedenle diyorum: Federasyon arayışına girmiş iki halk nasıl olur da Rum ve Yunan militarizminin neden olduğu “kanlı geçmişlerin” hesaplaşmasını yapmadan “birleşik Kıbrıs”tan söz ederler?
ÇÜNKÜ: Rum liderliği ile halkı Kıbrıs’ı yalnız bugün değil, Osmanlı’dan beridir sahibi olacakları bir ada olarak gördüler. Bu yoldaki mücadelelerini de her devrede kiliselerinde kutsadılar… Bu nedenle bizim “kanlı” dediğimiz, kıyım dediğimiz o geçmişlerine onlar “şanlı” derler! Bizim “terör ve savaş” diye tarihe kazıdığımız olayları da “meğalo idea yolunda sürdürülen ulusal mücadele” olarak kutlarlar. Hem de törenlerle!
DİKKAT! Eğer Kıberıs’a yönelik iki halk arasındaki bu farkı halk arasındaki ıskalarsanız sadece müzakerelerin sonucunu değil, adadaki Türk varlığının geleceklerini de “tehlikeye atarsınız!” Çünkü “ada kendisinin olmadığı sürece Rum tarafı mücadelesinden asla vaz geçmeyecektir. Bugün kerhen bir çözüme yaklaşmış da olsalar yarın o çözümü yerle yeksan edecek olayları yine yaratırlar.
SON SÖZ: Makarios öldü diyoruz. Rum halkı ve kilisesi için ölmedi Ruhu ve idalleri yaşamaktadır. Bu nedenle “TC’nin etkin ve fiili garantisi bir, Kuzey’in Rum nüfusu ile delinmemesi iki… Çok ama çok önemlidir…
BERBAT DURUMDAYIZ! (TARIMDAKİ GÜZEL İCRAATLARI DA BERBAT EDİYORLAR!)
“Su akar Türk bakar!” Osmanlı’dan beridir Kıbrıs’a yerleşim alanlarında bile çok az sayıda köyümüz “sulak topraklar üzerindeydi. Hele kıyıları hiç sormayın çünkü ne denizi sevdik dolayısıyle ne de balıkçılığı!
Bunu vurgularken hatırıma geldi: Rum Annan planında iade ettiğimiz Güzelyurt ile bazı köy ve toprakları “zaten benimidir ve haklımdır” diyerek yeniden istiyor! Hepsi de su altındaki yörelerdir.
Mesela: Ara bölgenin de kapsamında olduğu ve Maraş’tan başlayarak Mağusa Lefkoşa yolunun Güney’indeki tüm köylerimizi, Yeşilırmak bölgesini de içine alarak Erenköy bölgesine kadar uzanan yöreleri “otomatik olarak” yeniden aidiyetine geçireceğini söylüyor! Hepsi de su altında meyve bahçeleri ve patates tarlalarıyla KKTC’nin tarımsal alandaki kan damarları…
Buna karşın “sahibi olduğumuz bu tarım alanlarının değerlerini hiç bildik mi?” Daha dün domates üreticisi binbir meşakkatle yetiştirdiği domateslerinin tonlarcasını tarlalara dökmek zorunda kaldı çünkü satılmıyor! Neden? Plansız programsız bir yönetim anlayışının sonucu TC’den “darlığı” nedeniyle 2. Parti domates ithal edildi de ondan!
Bir neden daha yazalım mı ama? Çünkü bu memlekette üretilen tarım ürünlerinin üreticilerden satın alınması da çarşı pazarlarda satılması da gerektiğinde ihraç edilmesi gerektiğinde ithal edilmesi de “devletin” plan ve programlarıyla değil; “toptancılarla” gerçekleştirilir! Fiyatları hem üretici hem satıcı cerphesinde belirleyen de yine toptancılardır! TC’den okus pokusla 2. Parti domatesi getirip kim bilir nasıl bir kâr elde ederken, yerli üreticiyi de yerin dibine batıran ayni “toptancıdır!”
Ne diyorduk? “kooperatifleşmeden” üretici kendi efendisi kendi patronu olmadan bu sorunlar devam edecektir…
VE BÜYÜK OLAY: Geçtiğimiz günlerde Devlet Üretme Çiftliği Müdürü Özuyanık “tarımda tekelleşmeye” dikkat çekerek, “köylerdeki gençler topraktan uzaklaşıyorlar” dedi ve şu haberi verdi: “Güzelyurt Meslek Lisesinde geçtiğimiz yıllarda Tarımsal Araştırma Enstitüsü ile birlikte Tarım bölümü açtık. Şu anda 54 öğrencimiz var. Ve şu bilgileri de verdi:
Artık kendi tohumumuzu kendimiz yetiştireceğiz.Kaba yem üretimi yapacağız.
Ve acı ile şunu da ekledi: “Haspolat Devlet Üretme Çiftliği 28 bin dönümdür. Buna karşın üreticiye rakip değil, piyasada denge unsurudur. Ne var ki personel verimli çalışmıyor!
HEP AYNİ SORUNLAR. Simit var mı? Var! Yağ var mı? Var! Şeker? O da var! Pekala efendiler nedir bu perişanlık! Denetimsizlik! Devlet sektörlerinin içini tahta kurtları gibi kemiren çalışanlarının devlete kim bilir kaç paraya mal olan baştan savmacılıkları!
NE DİYECEKTİK? Güzel şeyler de oluyor. Tüm “berbatlığımıza” karşın Tarım okulları da açılıyor. Fakat TC’den su geldiği halde Türk hâlâ bakıyor! Kaldı ki bu sistemle toprağa akıtsa ne olacak?
KISACA TAKILDIĞIM: (OKULLAR AÇILIYOR. TRAFİK SORUNU NE OLACAK?)
Eylül’ün 16’ında okullar açılır. Ne demektir bu? On binlerce öğrencinin velileriyle birlikte okullara taşınması demektir.. Şimdi yumun gözünüzü ve başlayın düşünmeye:
Saat sabahın yedi buçuğu, çocuğunuzu acele okula yetiştirecek, çalışıyorsanız oradan çalıştığınız iş yerine gideceksiniz! Hadi gidin de göreyim! Hele Lefkoşa’da hele Mağusa’da.. Girne’yi bilmiyorum!
Ve sorayım. İlgili Belediye Başkanları, İçişleri yahut Ulaştırma Bakanlıkları, İlçe Kaymakamları: Üç ay tatil süresinde bırakın tüm uyarılara karşın yine sorunlu başlayacak yeni ders yılının Eğitim Bakanını.. Okulların açılması nedeniyle yollara çıkacak kat katı araç yoğunluğu için ne tedbir aldınız? Mesela yolların çukurlarını kapatırken, trafik işaretlerini mi yenilediniz? Kaldırım mı yaptınız? Trafik ışıklarını mı artırdınız, vesaire… Yoksa tren geçer siz bakar mısınız?
































