Köşe YazarlarıManşet

Kara Şövalye Düşerken, Savrulan Pelerininden Payımıza Acep Ne Düşer?

Genç TV Genel Yayın Yönetmeni Nazar Erişkin Havadis okurları için yazdı


İmar planıydı, Mars yüzeyini andıran yollarımızın durumuydu, hükümet seçimden önce düşerdi/düşmezdi tartışmalarıydı akıp giden 2020’nin ilk haftasında; sığ gündeminden kafayı kaldırmayanlarımızın çoğunlukta olduğu gerçeğinden hareketle; evrenin en önemli sorunsalı gibi görünen güzel ülkemizin gerçekleri bir yana; paralel evrende değil, yanı başımızda 3. Dünya savaşının tamtamları duyuluyor.

Daha düne kadar hidrokarbon üzerinden Doğu Akdeniz’de rol kapma yarışı olarak okuduğumuz bölge ülkelerinin tüm hamlelerini gölgede bırakan gelişme, geçtiğimiz hafta Trump yönetimindeki ABD’nin, İran’da Devrim Muhafızlarının sınır ötesi özel harekât birimi olan Kudüs Gücü’nün Komutanı Kasım Süleymani’yi öldürmesiyle, gözlerin bir kez daha Orta Doğu’ya çevrilmesine neden oldu.

Sözüm ona Irak’tan çekilmeye karar veren, artık askerinin bölgede olmasını istemeyen ABD, İran gibi kilit öneme haiz bir ülke için düğmeye basmaktan geri durmadı. Bu son olaya zemin hazırlayan gelişmeleri anlamak için, Trump yönetimi döneminde İran’la adım adım tırmanan krize biraz daha yakından bakmak lazım ve elbette bazı sorulara da yanıt bulmak. Örneğin; İranlı komutan öldürüldüğü sırada neden Irak’taydı? İran’la yakın zamanda birazdan değineceğim krizler yaşamış olan ABD, neden şimdi böyle bir suikast gerçekleştirdi? Hem ABD hem de İran’dan gelen yüksek perdeden açıklamalar, gerçekten de dünyayı 3. Kez topyekûn bir savaşa sürükler mi? Pek tabii tüm bu sorular içerisinde en önemlisini atlamamak gerek; Sarayönü’nde kahve için Ahmet  Amca, hasbelkader bu yazıyı okuyan Sevim Yenge için bunların ne önemi var?

Cevaplamaya son soruyla başlayıp sonra bir bir gidelim. Aslında yaşananların hepimiz için önemi büyük zira biraz uzaklaşıp önce Doğu Akdeniz’e ve ardından da Orta Doğu’ya baktığımızda, tüm bunların bölgedeki güç dengeleri ve enerji politikaları anlamında alan açma çalışmaları olduğunu görmek kolaylaşıyor. Bu anlamda, minik adacığımızı da yakından ilgilendiren Hidrokarbon konusu, bölgesel bazda bizi de diğer bölge ülkeleri gibi, Orta Doğu’daki satranç oyununun unsurlarından biri haline getiriveriyor. Biraz daha detaylı bir analiz için ise ABD-İran ilişkilerinin gerilmesine neden olan yakın geçmişteki diğer olaylara bakmak gerekiyor. Geride bıraktığımız 2019 yılının Eylül ayında Suudi Arabistan’da, aralarında Aramco’nun da bulunduğu 3 büyük petrol tesisine yönelik saldırılar düzenlendi ve bunun sonucu olarak ülkenin petrol üretimi yarı yarıya düştü. Hem Washington hem de Riyad yönetimi bu saldırıdan İran’ı sorumlu tutsa da, İran Cumhurbaşkanı Ruhani; Suudi Arabistan destekli Yemen ordusuna karşı İran’ın desteklediği Husilerin uyarı amacıyla bu saldırıyı gerçekleştirdiğini savundu. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo olayı “dünya enerji arzına yönelik eşi görülmemiş bir saldırı” olarak nitelerken; ABD Başkanı Trump ise nasıl bir yol izleyeceklerine dair Suudi Arabistan’dan gelecek bilgiler ışığında hareket edeceklerini söyledi. Yine geçtiğimiz yılın yaz aylarında, Kasım Süleymani yönetimindeki İranlı Devrim Muhafızları, İran hava sahasına girdiği iddiasıyla, ABD’ye ait insansız hava aracını düşürmüş ve bu olay ardından da Trump yönetimi, İran’ı hedef alacak saldırılardan bahsetmişti. Bu denklemeTahran yönetiminin nükleer anlaşmada tarafların üzerinde mutabık kaldığı, 300 kilogramlık zenginleştirilmiş uranyum limitini aşacağını duyurması da eklendiğinde, aslında gerginliğin son bir yılda giderek nasıl tırmandığını görmek mümkün. Elbette tüm bunlardan bahsetmişken, Süleymani’nin Pentagon tarafından son aylarda Irak’taki ABD’ye yönelik saldırıların ve 31 Aralık’ta ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’nin basılmasının arkasındaki kişi olarak görüldüğünü de belirtmeden geçmek olmaz. Peki Süleymani öldürüldüğünde neden Irak’taydı? Bu noktada Enteresan bir bilgi daha paylaşayım. Marryland Üniversitesi ile IrakPoll’un 2018’de birlikte yürüttükleri bir araştırmaya göre, Kasım Süleymani Irak’ta %83 oranıyla en sevilen kişi olarak belirlenmiş. Özellikle İran’ın Dini Lideri olan Hamaney’e doğrudan bağlı çalıştığı bilinen ve Orta Doğu’da oldukça etkin görevler üstlenen Süleymani’nin, Irak’ta çoğunluğu Şii olan nüfusun hem ABD hem de İran’a karşı gösteriler yapmaya başlaması üzerine ülkeye gitmiş olabileceği düşünülüyor. Eylemler Ekim ayında başlamış olsa da, kırılma noktası hiç kuşkusuz, göstericilerin İran’ı protesto etmek amacıyla ülkenin Bağdat’taki büyükelçiliği önünde gösteri yapmaları oldu. İşte Süleymani’nin de bu aşamada Bağdat’a gittiği düşünülüyor. Washington yönetimine göre ise ABD karşıtı eylemlerin arkasındaki isim, aynı zamanda ABD’nin yabancı terör örgütü listesinde de bulunan Süleymani’den başkası değildi. 31 Aralık’taki ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’nin basılması olayının ardından da 3 Ocak’ta Süleymani’nin öldürüldüğü açıklandı.

Türkiye’nin Libya ile vardığı askeri mutabakat ile Doğu Akdeniz’de oyun kurucu olmak konusunda attığı adım ve son olarak geçtiğimiz gün Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı canlı yayında söylemesi üzerine öğrendiğimiz, Libya’ya peyderpey asker gönderilmeye başlanmış olması; yukarıdaki çiçeği burnunda krizimiz ile birlikte okunduğunda ortaya başka bir tablo çıkıyor ki “tüm bunlar bizi neden ilgilendirsin” diyenlere cevap da bu noktada beliriyor. Irak ve İran’ın anlattığım bu temeller üzerinde karışması, 8. Yılında devam eden Suriye’deki iç savaş düşünüldüğünde, bölge için kaygı verici olsa daTürkiye’nin konumunu güçlendirebilir ve bunun da en önemli enstrümanı, NATO’daki varlığı olabilir. Beyin ölümünün gerçekleştiği yönünde Fransa Lideri Macron’dan gelen eleştiriye karşın halen önemli bir işlevi yerine getiren NATO, Türkiye gibi jeopolitik ve askeri öneme sahip bir gücü göz ardı edemeyeceği gibi, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler de düşünüldüğünde; kriz değil diplomasi ile uzlaşı tarafından seyredecek bir Türkiye, Doğu Akdeniz’deki güç dengeleri anlamında da kazanan olacaktır gibi görünüyor. Sileymani suikastının ardından, hem Türkiye Dışişleri’nden hem de Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamalar da tansiyonu düşürmeyi hedefleyen cinsten. Tabii çok bilinmeyenli bu tarz denklemlerin temel sorunu, birkaç saat sonra ne olacağı meçhul kaygan zeminde, diplomasiden uzaklaşılabileceği ihtimali ki bunu düşünmek bile istemiyorum. Sanırım ilerleyen günler, İran ve ABD’den gelen tehditlerin ne kadarının hayata geçeceğini ne kadarının sineye çekileceğini görmek anlamında biraz gergin geçecek. Ancak 2020’nin gerek bölgedeki iç dinamiklerin etkisi gerekse ABD’de Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimi nedeniyle Orta Doğu için sıcak gelişmelere gebe olduğunu öngörmek mümkün. Yine de yaygarası koparılan bir 3. Dünya Savaşı bugün içi ne ABD’nin ne de İran’ın göze alabileceği bir ihtimal gibi görünüyor.

Dünya Yanarken Közünde Kebap Yapmak

Yazının başında, iç siyaseti meşgul eden konulardan bahsetmiştim. ABD- İran geriliminin dünyayı sürükleyebileceği çılgınlık elbette tümümüzü ilgilendiriyor. Ancak yine dünya üzerindeki tüm canlıları ilgilendiren bir başka konuya değinmeden, bu ilk yazıyı bitirmek doğrusu içime sinmiyor. Avustralya’daki orman yangınları…

 

Nerede bir orman yangını haberi alsam ciğerim yanar, burnumun direği sızlar… Bahçeye ekip gözüm gibi baktığım 2-3 ağacın 3 yılda toputopu birkaç santimcik uzadığını görmek bile, cayır cayır yanan ağaçların alevler içindeki ağıtlarına ağlamama yetiyor. Üstelik son yangında ormanlarda yaşayan 1 milyara yakın canlının da öldüğü bilgisi, içimi dağlayan fotoğraflarla birleşince, kayıtsız kaldığımız bir diğer konunun daha altını çizmek gerekiyor.

Küresel İklim Krizi… Zira Eylül’den beri devam eden yangınlar nedeniyle Avustralya kıtası cehennemi yaşıyor olsa da metre kareye düşen yağış miktarları ya da daha önceden alışık olmadığımız soğuk hava dalgaları şeklinde biz de hissediyoruz inceden adını koymasak da o iklim krizini. Donald Trump gibi bir çılgının da tüm bu savaş tamtamcılarının, rant baronlarının hatta dünyanın tüm zenginlerinin de doğrudan etkileneceği ve adım adım yaklaşan Ekolojik Felaket konusunda her bireye düşen sorumluluklar var. Basit bir internet araştırmasıyla bile karbon salımı ve iklim krizi konuları hakkında genel geçer bilgilere ulaşmak mümkün. Hoyratça ve hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaktan kafayı biraz kaldırsak; yalnız bindiğimiz dev ciplerimizden, olmazsa olmaz kebap partilerimize; her odada çalıştırdığımız klimadan içtiğimiz süte aslında günlük hayatın normal görülen pek çok rutininin, dünyayı iklim krizine sürüklediğini görmememiz mümkün. Bugün Avustralya’daki yangın, yarın başka bir yerde sel derken; bu krizin ülkemizdeki etkilerini görmezden gelmek de en basit tanımıyla naiflik olur. Peki “ambargolar altında ezilen” ülkeciğimizi yönetenler, iklim krizinin tanınmamışlığımız nedeniyle bizi es geçeceğini mi sanıyorlar ki; hepsinin vaat edip iktidar olunca arpa boyu yol kat edemedikleri sorunlar arasında dahi, esamesi okunmuyor iklim krizi konusunun. Mahallenin delisi gibi hatırlatmaya devam etmek lazım ve elbette üretilmeyen politikalar nedeniyle yitip giden o milyonlarca canın ahı da, basiretsizlikleriyle dünyanın sonunu getiren tüm politikacıların boynuna olsun.

 

Bugün Eylem Var

Küresel ikim krizine dair daha detaylı yazıları ileride yeniden gündeme getirmek isterim. Ancak şimdi; bu coğrafyada belki de ilk kez, sendikalardan, siyasi partilerden bağımsız bir halk hareketi olarak ortaya çıkması bakımından önemli bulduğum “Yol Yoksa Seyrüsefer de Yok” eylemine değinmek istiyorum. Son derece haklı düz mantıktan hareket ederek bir araya gelen; sosyal medyadaki sayıları son baktığımda 30.000 kişiyi geçen grup, somut bir tek talebi dillendiriyor. O da seyrüsefer harçlarına yapılan zammın 9 Ocak 2020 tarihine kadar geri alınması. Elbette tek başına yeterli bir talep değil fakat belli ki bir başlangıç noktası olarak belirlenmiş. Bunula birlikte seyrüsefer harçlarının, toplanma amacına uygun olarak, genel bütçeye değil de, yolların bakım onarımına harcanması, ehliyet almanın zorlaştırılması, trafik güvenliği konusunda sağlam önlemler alınması gibi talepler de bu grup tarafından eylem içerisinde ya da sornasında talep edilebilir diye düşünüyorum. Tabii siyasetçileri parti rozetleriyle, sendikaları flama ya da pankartlarıyla eylemde görmek istemediklerini net bir biçimde ortaya koyan grup, sayıları bakımından siyaseten savunulan kimi konular hatta hükümet içinde el güçlendirme ya da algı yaratma için kullanılır mı bunu göreceğiz. Aynı şekilde siyasetçi kimliğiyle değil de, benzer talepleri paylaşan sade vatandaşlar olarak eylemedestek verecek isimlerin olup olmayacağını da… Belli ki herkeste “kaç kişi toplanacak” kaygısı var. Ancak kuşkusuz toplumsal hareketler bu minik kaygıları güderek değil; bıçağın kemiğe dayandığı durumlarda atılan cesur adımlarla ülkelerin tarihine yazılıyor. Bu anlamda bakalım biz 8 Ocak 2020 tarihini nasıl anıyor olacağız.

Ama şimdilik burada durayım…

Hoş bulduk…

 

 

 

 

 



Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı