Hüzün mevsimi uzayan yazın kanatlarında sızdı Lefkoşa sokaklarına.
Yağmursuz parçalı bulutlar mahkeme binalarının önündeki caddede duran posta kutusunu gölgelediğinde henüz sabah vakitleriydi, ortalık tenha.
Bir zamanlar o posta kutusuna birçok el uzanır, demir kapısı düzenli saatlerde açılıp içinde biriken zarflar alınırdı, her biri ayrı coğrafyalara, ayrı adreslere dağıtılmak üzere.
Posta kutusundan gölgeler çekilirken, başka gölgeler dolaşıyordu memleketin üzerinde.
Bunlar kara gölgelerdi.
Hüzün mevsimi parçalı bulutlar arasına gizlendiği sırada, memleketi karartan kara gölgeler ikinci pusuya yatmaya hazırlanıyordu.
Ara sokaklara dalıp ilerledim belki bir tanıdık görürüm diye.
Yıkılıp çökmüş eski bir evin arasında eski bir iskemle toz toprak içinde zamana çoktan yenilmişti, hasırları çürümüş halde.
O hasır iskemlenin sevinci, neşesi ve her şeyi, yani büsbütün hayatı çoktan alınmıştı elinden, odaları ve avluları ile birlikte.
Hüzün mevsimi ahşap kapılara vurmuştu ama o kapıların ardındakilerin çoğu dibelik yabancıydılar bu kente ve ahşap kapılarla kerpiç duvarlara sinen hüznün ne anlama geldiğini bilmiyorlar; hatta bunu garipsiyorlardı.
Sahipsiz bir evin hanayına bir yılan gibi kıvrılıp uzanan merdiven ayaklarının karanlığını açık pencerelerden içeriye sızan güneş ışıkları aydınlatıyordu yarım yamalak; amansız kederlere gark olalı çok olmuştu; kendi yalnızlığında tüketiyordu zamanı.
Ve kim bilir hangi çocuklar ine çıka büyümüşlerdi o merdiven ayaklarında ve o hanaylı evde, hayat henüz birdenbire dağılmazdan önce…
…
Bu Venedik bozması kadim kent ne çektiyse insanlarının umursamazlığından ve kendini kaybetmesinden çekmişti.
Bu memleketin insanları dağılıyor ve parça parça eritilmek isteniyorsa, kabahatin çoğu kendisindeydi.
Bu yüzden kapılar yapraklar gibi dökülmekte.
Bu yüzden hanaylar yalnız ve ağlamaklı.
Bu yüzden bu kent artık o kent değil.
Bu yüzden birbirine ürkek bir şekilde sarılan sokaklar sahipsiz.
Bu yüzden tekmil memleket bulutlar gibi paramparça.
Bu yüzden birbirini sevenler bile düşman…
…
Ne var ki bu şehrin surları var dimdik ayakta duran.
Kaç hüzün mevsimi, kaç zemheri, kaç cehennem sıcakları geçmiştir üzerinden.
En karanlık, en vahşi dönemler dağılıp gitti sarı taşlarında.
Şimdi o surlara yaslanır gibi taş kesilerek, kara gölgelere geçit vermemenin ve parçalanmış ne varsa birleştirerek geldikleri yere çekip gitmelerini sağlamanın vaktidir.
































