Kapalı Kapılar Ardındaki Siyasi Sırlar

8 Temmuz 2018 Pazar | 10:41
Bekir Azgın
bekir azgın

Ahmet Sever, Mehmet Ali Birand’ın “31. Gün” ekibinde yetişmiş bir gazetecidir. Abdullah Gül’ün başbakanlık, dişişleri bakanlığı ve cumhurbaşkanlığı dönemlerinde 12 yıl süreyle ona  basın başdanışmanlığı yapmıştı.

Erdoğancılar ve Erdoğan düşmanları diye iki kampa bölünmüş olan Türkiye’de Sever hiçbir tarafa yaranamadı. Erdoğan düşmanları, AKP’ye hizmet ettiği için onu hasım bildiler. Erdoğancılar ise Erdoğan’ın eteğini öpmediği için onu düşman bellediler.

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı sona erince Sever, işsiz kaldı. O da oturup Gül ile geçirdiği günlerle ilgili anılarını “Abdullah Gül ile 12 Yıl”  adlı bir kitapta topladı. Bu defa da AK Trollerin saldırısı altında kaldı. Onlara yanıt vermek amacıyla ikinci bir kitap yazdı: “İçimde Kalmasın: Tanıklığımdır” adlı kitabın üst başlığı da “Kapalı Kapılar Ardındaki Siyasi Sırlar”dır.

Kitaptan öğrendiğimize göre, “RecepTayyip Erdoğan’ın o sindirme, korkutma yöntemini desteklemek, etkinleştirmek için bir trol sistemi kuruldu… En küçük eleştirinin ardından hemen harekete geçiliyor, bir mitralyoz gibi kurşun yağmuruna tutuluyor. Öyle bir yapı kurulmuş ki, pek çok insan göze alamıyor. Çünkü ağzını açıp tek kelime ettiğinde müthiş bir saldırıya hedef oluyorsun” (s. 265).

“… AK trollerin İstanbul’da değişik yerlerde büroları var. Merkez olarak oralar kullanılıyor. Ve saraydan yönlendiriliyor bu AK troller. Talimatlar oradan geliyor. Edindiğim bilgiye göre de bütün bu operasyonu yürüten Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mustafa Varank” (s. 266). Bu AK trollerin sayısının 6 bin ile 10 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor.

Türkiye’de, her nedense, danışman mevkii yoktur. Herkes “başdanışman”. Sever’in belirttiğine göre, Erdoğanın tam 36 başdanışmanı var. Bu kadar başdanışmana akıl vermek zor iş olsa gerek. Erdoğan’ın son zamanlarda gözlerinin altı fazla şişti. İçki içseydi “İçkiyi fazla kaçırmış” diyecektim. Ama içki içmiyor. Belli ki başdanışmanlarına akıl vermek için fazla mesai harcıyor. Onar dakika her birine ayırsa 6 saat eder. Bu da az buz ek mesai değil.

Tek adamlığını hem perçinleyen hem de yasallaştıran Erdoğan’ın otokratlık sistemi, Sever’e göre, şöyle çalışıyor: “Eziyor, korkutuyor, bir anlamda karşısındakinin kişiliğini değersizleştiriyor ve sonra kendisine bağlıyor. Temel unsur sindirme ve korkutma. Bu yöntem sadece kendisine oy vermeyen çevrelere yönelik olarak işlemiyor. Sindirme ve korkutma kendi örgütüne, çevresine dönük olarak da çalışıyor. … İlk dönemlerde herkesin görüşünü anlattığı istişare toplantıları yapılırdı.

“Artık iş öyle bir noktaya gelmiş ki, MKYK toplantısına katılan bir kişiden dinledim. Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu dönemde bir MKYK toplantısında üyelerden biri şunu söylemiş: ‘Efendim bizim istişareye ihtiyacımız yok, bizim istihareye ihtiyacımız var. Siz istihareye yatacaksınız, gelip bize söyleyeceksiniz. Biz de onu harfiyen yerine getirceğiz’. Bu örnek bugün AK Parti’nin geldiği noktayı anlamamız bakımından çok şey ifade ediyor” (ss. 263-4) (İstihareye yatmak: Bir işin hayırlı olup olmayacağı niyetiyle abdest alıp, dua edip rüya görmek üzere uykuya yatmak. Yani Erdoğan öylesine kutsal bir kişidir ki ne yapması gerektiğini rüyasında Allah ona dikte edecek. Zinhar “Vahiy gelecek” diyemezler. Büyük günahtır.)

Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Avusturyalı Hannes Swoboda, bir Avrupa gezisinde CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı sonradan Esed olan Beşar Esat’a benzettiği gerekçesiyle onunla olan randevusunu iptal etmiş ve Kılıçdarğlu ile görüşmemişti. Erdoğan’a desteği öyle böyle değildi.

Aynı Swoboda randevuyu iptal ettikten bir yıl sonra şunları söylemiş Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel’e:

  • O, anayasa ve yasaları kendi çıkarlarına göre değiştirmeye çalışan bir otokrat. Ülke içindeki muhaliflerine ve AB’ye karşı kullandığı dil, tipik bit otokrat dili. Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile aynı türde bir lider. Her ülkenin kendine has başka bir hikâyesi var ama otokratların kullandığı araçlar çok benzer. Her şeyden önce kazanmak için içeride ve dışarıda birer düşmana ihtiyacınız var. Dışarıdaki AB olur, başka ülkeler olur. İçerideki Cumhurbaşkanı Gül olur, Anayasa Mahkemesi olur, Gezi eylemcileri olur. Bir otokrat için en tipik şey iç ve dış düşman belirlemektir. Böylece kendisi halkı o düşmanlara karşı koruyan rolü yerine getirebilir. (Meselâ, Avusturya milliyetçilerinin günümüzdeki düşmanları, göçmenler ve Müslümanlardır.)

Büyük reise dalkavukluk etmek kolay zanaat olmasa gerek. Birkaç gün sonra Kıbrıs’a yapacağı ziyaret sırasında herhalde büyük bir sevgi seli olacaktır Reis’e.

Ancak o, herhalde, bir fırsatını bulup bizi bir kez daha ezmekten ve kişiliksizleştirmekten geri kalmayacaktır.

Gelin hep birlikte istihareye yatalım ve rüyamızda benim bu konuda yanıldığımı görmeyi dileyelim.