Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KAFA KARIŞTIRAN YENİ GELİŞMELER. (ERDOĞAN’IN KIBRIS POLİTİKASININ NE OLACAĞINI BİLEMİYORUZ)

Gitgide daha çok merak ediyorum:  “Sonunda kim kazanacak!”  Aslında cevap  şu olmalıydı:  “Sonunda her iki taraf da bazı şeyleri  kaybederlerken kazanacaklar.”   Fakat artık kimseler bunu söyleyemiyorlar!
Türk ve Rum halklarının Kuzey ve Güney gerçeklerinde sürgit devam eden  “müzakerelerinden”  söz ediyorum.  Ve iyicene çetrefilleşip  içinden çıkılmaz  siyasi kaosa dönen Kıbrıs sorununun bir gün nasıl sonuçlanacağını  daha çok merak etmeye başlıyorum. 
Bu düşünceye vardığımda müzmin bir karşıtı olmama rağmen,  “keşke Rum tarafı Annan planını kabul etseydi”  bile diyorum.  O zaman  Türk tarafı çok şeyleri kaybederdi ama en azından  “iki bölge ile iki ayrı yönetim oluşumunun ne kadar gerekli ve hayati  olduğunun kadir kıymetine varırdı.” Çünkü:
Farkındasınız: Rum liderliği ve beyinleri  Enosis hülyaları ile yıkanan Rum militanları  nasılsa 1974’de mandepsiye basıp Barış  Harekâtı’nı kaçınılmaz zorunluluk haline soktulardı.   Kefaretini de Kuzey’den  göç ederek ödedilerdi. 
Buraya kadar Ankara’nın Kıbrıs politikası doğruydu.  Zaten adanın iki bölgeye ayrılmasına ne BM’lerden ne de o günlerde henüz mihver ülkelerden oluşan AB’den hatta Rusya’dan öyle ahım şahım tepkiler gelmediydi.
Zannedersem hiçbir ülke Yunanistan’ın Kıbrıs’ı olduğunca yutmasına taraf olamıyordu.   İngiltere  bunların başında gelen ülkeydi. Dolayısıyla   harekâtla birlikte kendiliğinden oluşan iki bölge gerçeği bu büyük gaileyi  bertaraf ederken, yapılması gereken ise adanın bir kez daha Türk ve Rum halkları arasında statüleştirilmesiydi.
İTİRAF EDELİM:  Bu fırsat  “artık Kuzey benim siyasi irademin sahipliğindedir”   düşüncesine yatan Türkiye tarafından heba edildi!  Oysa   “askeri harekâtla bir coğrafya parçasının sahip değiştirmesinin mümkün olmadığını iyi biliyordu.”  O zaman faturasını ödemeliydi  ki Kuzey rahat soluk alsındı. 
Mesela Barış Harekâtı’ndan hemen sonra  tüm dünyaya  “Kuzey’deki Rum mülkünü tazmin edeceğini duyurup deklere edebilirdi…”
Bunu yapacağına yağmaya açtı  ve büyük hata yaptı!
Bunları  kırk yıl sonra yazmış olmuyoruz.  Zannedersem otuz dokuz yıldır yazıyoruz!  Ve ekliyoruz:
RUM TARAFI YENİ SİYASET ROTASI ÇİZİYOR: Anastasiadis müzakere masasında istediklerini elde edemeyeceğini çoktan anladı.  Müzakereleri bunun için savsaklıyor.  Ancak Eroğlu’nun beş maddelik yol haritasına karşılık o  da boş  durmuyor,  Kıbrıs sorununu uluslar arası platformlara taşımak istiyor.  Son günlerde öncesi girişimlerine  iki önemli   “stratejik plan” daha sokuyor.  
Birincisi Girne’nin sözde Rum Belediye Başkanı tarafından öneriliyor: Kuzey’deki Rum mülkünün  Türkiye’ye ve Türklere kalmaması için Kilise ile Amerika’daki zengin Rum’ların bu malları  (evleri) satın almaları çağrısında bulunuyor.
İkincisi  Kıbrıs  zaten AB’nin sorunu haline geldi.  Fakat  bu kez  “resmen”  denilecek bir siyasi girişimle  Rum liderliği   ile  Yunanistan,  Kıbrıs sorununu AB’nin asli davası haline sokmaya çalışıyorlar.
Aslında her iki   “politik girişimleri” de   Güneyin Devlet oluş konumu ile AB üyesi oluşundan dolayı tutarlı gibi görünüyor.  Hatta açık seçik diyor ki Rum liderliği,   “Türkiye’ye AB’de asla destek vermeyeceğiz…”
TÜRKİYE NE DÜŞÜNÜYOR?  Şimdilik Cumhurbaşkanlığı seçimlerini!  Belli ki Erdoğan seçilecek.  Ya sonra?          Türkiye’de “her şey olabilen Erdoğan”  tabi ki dış dünyada ancak uluslar arası ilişkilerdeki akıllı politikaları oranında güçlü ve itibar sahibi olabilir.    Ki   bölgesel ve ekonomik çıkarlar bu bağlamda çok önemlidir.  Şu anda görünen Erdoğan’ın dış dünyada büyük prestij kaybetmiş olmasıdır. Dolayısıyla Kıbrıs’ı  da kapsama alanı içine alacak politikalarının ne olacağını bilemeyiz. Mesela İsrail’le barışmadan bölgede söz sahibi olamayacağı da açıktır!  Yahut Güneydoğu’da Kürt sorununu çözmeden başı ağrımaya devam edecektir. Tüm bunlara karşın yine de soracağız:  Erdoğan’ın Kıbrıs politikası bundan sonra ne olacaktır?    
Doğrusu bu  aşamada bu hızlı ve çetrefil  süreçte cevabını bulamıyorum,  aksine gitgide kafam karışıyor. 
     **********     

HUZURSUZ İNSANLARIN MEMLEKETİNDE TURİZM OLMAZ
Türkiye’nin ünlü şarkıcılarından Ferhat Göçer sık sık Kıbrıs’a geliyor.  Ki hemen belirtelim.  Artık Türkiye’deki ünlü  şarkıcıların bir ayakları  Kuzey Kıbrıs’tadır.  Casinolarda da sahne alıyorlar yavaştan yavaştan her hafta bir yörede yapılıveren   “festivallerimizde”  de yer alıyorlar.  Tabi karşılığında  iyi  de para kazanıyorlar.
Bir süre önce Göçer gazetecilerin sorularını yanıtlarken  “Kıbrıs bana huzur veriyor”  dediydi. 
Yıllar önce  elimizden kaçırdığımız balon gibi uçup  göklerde kaybolduğu için görüp elleyemediğimiz  “huzur”  sözcüğünü işitince az biraz şaştım.  Doğrusu biraz da sevindim. Demek ki  bizden kaçıp  giden huzuru hâlâ dışımızdan gelen insanlar yaşadıklarını söyleyebiliyorlar. O halde bize yar olmasa da demek ki aramızdadır.   Ne kadar güzel! 
Pekala ama dışımızdan gelen insanlar  nasıl olur da bizim kaybettiğimiz “huzuru”  yakalayıp  onu yaşayabiliyorlar?    Bu soruyu kendime sorduğumda kafama sekiz kiloluk karpuz düşmüş gibi    irkildim.  “Yaşayamıyorlar ki!” Çünkü “huzursuz insanlar”  yaşatmasını  bilmezler…  Mesela:
İŞTE TURİZM:  Hâlâ otellerin kumarhanelerinden  çıkıp da memleketle tanışma  fırsatı bulamadı…   Hâlâ Göçer’i  bir otelin sahilindeki şezlongundan kopartıp insan kalabalıklarının,  sosyal hayatların,  çarşıların,  eğlencelerin,  festivallerin içine katamadı!
Huzursuz memleketin insanları  “huzur”  duyan insanlara hâlâ kucak açamadı.       Onların beklentilerine cevap verecek ne tesisler yaptı ne ilginç olaylar yarattı!
Rum tarafına bakmak yeter.  Bu batık durumda bile milyonlarla ifade edilen Turist ağırlamakta.  O turistlerin büyük bölümünü de tavernalarda, gece eğlencelerinde,  lokantalarda,  sirtakilerle,  halaylarla eğlendirip güldürerek,  sevindirip unutturarak,  turistlerle turizmi  yaşatmaktadırlar… Turizm budur! Ki artık Türkiye’de bile mağaraları turistler için lokantalar haline sokuyorlar!
Bir de bize bakın!  Gazetelerin orta sayfalarına oturmuş   magazin haberlerinde   kendi insanımızın hobbala hobbala oynarken şen şakrak   görüntülerinin rengârenk fotoğraflarını da  görmemiş olsak,  sanırsınız memleketin üzerine ölü toprağı serpilmiştir!
Oysa hepimiz biliyoruz.  Turizm sektörü ile turist  bizim gibi adaların tek geçim kaynağıdır.
  Mesela TC’nin gazetelerine bakıyorum. Kuzey’in yarısı kadar bile olmayan  adı sanı duyulmamış  Yunan adalarına turist olarak gidenler, allı güllü dondurma yalıyormuşcasına  keyiften ve zevkten ağızlarını şapırtıda şapırtıda oraların güzelliklerinden yemeklerinden,  eğlencelerinden söz ediyorlar.  KKTC ise ne adı var ne de sanı!  Hiç yok!  
Ya biz ne yapıyoruz?  Hava ve deniz limanlarından  girenlerin belgelerine   “turist” kelimesini yazıp “nihayet bir milyona ulaştılar” tesellisinde heyemola çekip kendimizi aldatıyoruz!         Şimdi  çok iyi anlıyorum ama. Huzursuz insanların memleketinde turizm olmaz! 
    **********    

   KISACA TAKILDIĞIMIZ:  (TEMİZLER PİSLER SAVAŞI SÜRÜYOR!)
Bölün bölün bölünüyoruz!      Siyasi  partilerle!  Sendikalarla,  STÖ’leri ile!
Sağcısıyle Solcusuyla!  Zengini ile yoksuluyla!
Kıbrıslısı  Türkiyelisi ile!
Milliyetçisi globalisti,  budalası açıkgözü,  namuslusu namussuzu,  enayisi kazıkçısı ile!
Hepsini anladıktı da bir gün insanların “temizler ve pisler”  olarak ikiye ayrılacaklarını hiç düşünmedikti!
Memleketi kirletenlerle temizleyenler diye insanların iki ayrı safta yer alacakları ise aklımızdan hiç geçmediydi!
Hele hele  gün gele  “temizler” ile  “pislerin” savaşacaklarını, temizler “temizlerken” pislerin   “pisletlemeyle”  karşılık vererek savaşı devam ettireceklerini  hiç  tasavvur edemezdik.
Şu sıralarda  “temizler”  mağlûp  da olsalar yeni kurulan örgütlerle takviye alarak  “temizlemeye”  devam ediyorlar!  Kirletenlerin de tabi  ki elleri  elma armut tutmuyor ne kadar temizlenmiş yer varsa içine ediyorlar!
Bakalım bu savaşın sonundan kim galip çıkacak.  Temizler mi pisler mi?