Geçen gün her zamanki gibi yazımı hazırlayıp bitirmiş düzeltmeleri yapıyorum.. Ve zaman zaman artık alışkanlık haline getirdiğimce yine parmaklarımla istençsiz bir şekilde bilgisayarımın klavyesinde şuraya buraya dokunuyorum ki… Yazdıklarım kaybolup gidivermişler! Ne “çöplükte” aramışsam buldum ne bilgisayarın altını üstüne getirmişsem..
SONRA “vay be” dedim kendime. Yoksa hayat dediğimiz ömür de böyle mi yitip gider. Bir daha geri dönmemecesine!
Öyle bir şey işte! Ne var ki birisi küçük bir kusur diğeri kaçınılmazlığın kanununda kaybolup gitmenin ilahi sonu!
BU nedenle dedim kendime: “Geçen zamanlar çok önemlidir.. Tek bir saniyenin bile değer kıymeti vardır bilinmelidir. Çünkü o bir tıklık son vuruşta ve “sona” gelindiğinde artık yapılıp gerçekleştirilecekler değil, geride bırakılan “yapılanlarla gerçekleştirilenlerdir” kalacak olanlar! Kİ geriden gelenler yerimizi alırlarken hayırdualarda bulunabilsinler!
NE diyecektim? “Zaman” çok önemlidir” Boşa harcanacak tek dakikası olmamalıdır.. Hele “Devletseniz! Fakat:
***
İŞTE KKTC DEVLETİNİN de “zırt” dediği yeri bu olmalıdır! Ki ne “zamanlaması” vardır kıymetini bildiği ne gözü vardır görüversin “geleceği!” Sadece icraatlarının yarattığı fasaryası vardır faturasını da halka ödettiği!
Kİ DAHA tartışması bile hitama ermediydi! 28 belediyeyi 18 çekmesinin yarattığı toplumsal tepkilerin yangını sönmediydi ki Anayasa kararı ile bu kez de eski sayısına dönüverdi!
PEKİ: Eğer “Anayasa Mahkemesine götürülürse “Belediyelerin birleştirilmesi” kararının düşebileceğini bu hükümet bilmez miydi?
Dahası bu “birleştirme” kararının yerel seçimlerden hemen önce alınmasının büyük tepkilere neden olacağını düşünemez miydi?
TAM seçim arifesinde böylesi bir kriz yaratmanın kime ne faydası oldu ki memleketi abese iştigal ettirmekten başka! Ki eski hastalıktır: “Ben yaparım olur!”
Oysa KKTC’nin geldiği yerdeki devlet konumuna bakıldıkta “yapılanların” birbirini tutmadığı, tamamlayamadığı görülür..
NİTEKİM: Geçin şu Belediyeleri birleştirme fiyaskosunu! Daha bir süre önce bir başka ve çok önemli sorun da ülkemizdeki “yabancılar” nedeniyle patladıydı..
BU insanların ülkede şu veya bu şekilde ikametlerine izin verildi ama ne aileler olarak çalışma koşulları düşünüldü ne de evli olanların çocuklarının eğitimleri düşünüldü!
Dolayısıyla ne oldu? Şimdi devlet bu üçüncü ülkeler insanlarının okul çağına gelmiş hatta okula başlamış çocuklarının “dil sorunu” ile karşı karşıya kaldı!
YANİ NE? Geleceği göremeyen, görüp gerekli tedbirleri alamayan yada “programlarını” uygulamayan hükümetler sayesinde bu toplum şu anda dağlar gibi birikip çoğalmış sorunlarla sarmalıdır! Bu nedenle de zaten mangos olmuştur!
***
BU SORUNA KADAR GELMİŞKEN örnekleme yapılabilecek bir olayı anlatayım. Bana da yıllar önce rahmetli Şemi hoca anlatırdı. Şöyle:
KIZLARINDAN biri Avusturyalı bir subayla evliydi. Şemi hoca günün birinde kızını damadını torunlarını ziyaret için Avusturya’ya gider.. Ve bir gün kaldıkları kenti, çevreyi, gözlemleme tanıma amacında gezinirlerken bir halk parkına uğrarlar… Sonrasını Şemi hoca söyle anlatırdı: “Etrafı gözler ve gezinirken baktım bir grup ilk okul öğrencileri başlarında öğretmenleri aynen bizde de olduğu gibi sıralı şekilde parkın içinde yürüyorlar.”
“FAKAT diyor Şemi hoca bazı grupların önünde öğretmenleri olduğu hareketlerinden belli iki kişi bulunmakta. Bazılarında ise tek öğretmen…”
Şemi hoca anlatımına devamla merakını yenemediğini ve bir gruba yaklaşarak kendini tanıttıktan sonra “neden bazı grupların önünde bir, bazılarında iki öğretmen olduğunu sorar. Verilen cevap şudur:
“Bizdeki eğitim kanuna göre 15 öğrenciyi geçen her sınıfa otomatik olarak bir öğretmen ataması daha yapılır!” ***
ŞİMDİ BİR DE BİZE BAKIN: Çoğu zaman okullar öğretmen eksiklikleriyle tedrisata başlarlar! Denecek ki orası Avusturya’dır beyim! Ne isterse olsun. Devletin görevi “planlama programlamadır! Kaldı ki her Hükümet değişiminde o planlar programlar da Mecliste okunarak onaylanırlar!
SONUÇTA söz konusu olaya bakarak şu kanaate varmak mümkündür: “Biz kendimizi yönetecek kudret ve basiretten yoksunuz!” Dolayısıyla ne gelir aklımıza: “Yoksa Devlet olmaya layık değil miyiz?”
Diyeyim ve çiçeği burnunda yeni iddiaya “takılayım!”
***
KISACA TAKILDIĞIM: İşte o yeni iddia. Dün medyanın manşetlerinde ayazlatıldıydı! Sorunun konusu “yolsuzluk ve rüşvetti!”
Çok da yabancısı değildik çünkü seçim dönemlerinde bu ülkede bizzat siyasetçiler kaparozlayacakları “oylara” karşılık bazı garibanlara aş iş para vaadinde de bulunurlar, komprador burjuvazinin sırtını okşarlarken “rantın” envai türlüsünü de vaat ederler.. Nereden baksanız hepsi de rüşvetin dik alasıdır!
NE VAR Kİ dün manşetlerde salınanların araştırma ve yayımcıları olan Gökçekuş ile Sonan’ın hazırladığı raporda “iş insanlarının büyük çoğunluğunun ülkede rüşvet ve yolsuzluk olduğunu düşündüklerini” iddia ediyordu! Hatta yüzdelik bile verecek “iddiada” (bana söz konusu yüzdelik abartılı da gelse) yüzde 96’sı bu yolsuzluklara tevessül ediyorlarmış!
YANİ NE? Memlekette namuslu insan kalmadı demek! Ama daha da ilginç olanı en fazla yolsuzluğun siyasetçiler tarafından yapılmakta olduğu iddiasıdır!
Peki inanalım mı? Ki bu konuda her halde itiraz sesleri yükselecek hatta denecek ki “bu çirkin iftiraları sahiplerine iade ediyoruz!”
FAKAT yine de bu iddiaların böyle ortaya dökülmeleri bile hamamın namusunu temizlemeye yetmeyecektir! Çünkü bu memlekette 1974’den beridir Rum’un malı üzerinde sürdürülen ve artık ülkenin ekonomisi haline getirilen bir “rant” vardır!
BU ülkede hemen her genel ve yerel seçimde “verin bana oyunuzu seçilirsem dileyin benden ne dilersiniz” sözleriyle derlenen oylar vardır!
Seçimlerin sona ermesiyle dağıtılan deste deste paralar, arsalar, yeni istihdamlar, şu veya bu şekilde sağlanan destekler karşılığında dağıtılan türlü çeşitli ödüller vardır!
“Adamların adamları” vardır, adamların adamlarının adamları olduğunca! Vesselam kimin eli kimin cebinde belli değildir!
Eee! Şimdi bu ülkede “yolsuzluklar” vardır diye ayağa kalkıp protestolarda mı bulunalım? Çekiverin kuyruğunu gitsin! Demek layığımız bu imiş!
































